Meşum İzdivaç: Siyasal Şiddet ve Kadına Karşı Şiddetin Kesişimleri


Yazar: Deniz Kandiyoti[i]

(School of Oriental and African Studies)

ViraVerita bundan tam on iki yıl önce, 25 Kasım 2013’te yolculuğuna başladı.  O zamandan beri her sene 25 Kasım’da,  yayına başlamamızın yıl dönümü vesilesiyle, “Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü”ne dair farkındalık oluşturmak amacıyla yazarlardan  “toplumsal cinsiyet ve şiddet” konulu bir yazı kaleme almasını rica ediyoruz. On ikinci yılımızda da  Deniz Kandiyoti değerli yazısıyla bizleri kırmayarak bu geleneği sürdürmemizi sağladı. Kıymetli katkıları için kendisine çok teşekkür ediyor, şiddete yönelik farkındalığımızın ve eleştirelliğimizin hayatımızın her alanında canlı kalmasını ve şiddete karşı mücadelenin güçlenmesini temenni ediyoruz.

Bu yazımda onyıllar boyunca çeşitli coğrafyalarda izlediğim ve değişik çehrelere bürünen kadına karşı şiddetin ataerkillik kavramını çözümleme deneyimlerimi nasıl etkilediğini ve eril restorasyon kavramına neden başvurduğumu açıklamaya çalışacağım. Siyasal şiddetin kadına karşı şiddetle nasıl ve hangi şartlarda kesiştiğini daha berrak bir şekilde kavramam 1990’lı yılları bulmuştu. Zaman içinde, kendi geliştirdiğim ataerkillik analizini ve ona bağlı olarak öne sürdüğüm ataerkil pazarlık kavramınıii revizyondan geçirip eril restorasyon kavramını tercih ettim.iii Yaptığım bu tercih ataerkil pazarlıkların bugün hala var olmadığı anlamına gelmiyor. Ancak ataerkilliğin geçirdiği kırılmaların ve siyasal boyutlarının eril restorasyon yoluyla daha iyi kavranacağını düşündüm. Bu yazının ilk bölümünde kadına karşı şiddetin karmaşık neden ve sonuçlarını daha açık bir şekilde fark ettiğim erken bir dönemde geliştirdiğim bir tipoloji denemesi sunuyorum. Bu farkındalık Afganistan üzerine çalıştığım yıllarda büsbütün keskinleşmişti. İkinci bölümde 90’lı yıllardan sonra küresel planda yaygınlaşan kadına karşı şiddetin değişen biçimlerinin ve özellikle 2011’den sonra Arap baharı ayaklanmalarında protestocu kadınlara uygulanan şiddetin nasıl eril restorasyon hipotezini tetiklediğini açıklayacağım. Nihayet son bölümde Türkiye örnekleminde bu kavramların nasıl oturduğunu çözmeye çalışacağım.

Kadına Karşı Şiddet Yumağı: Farklı aktörler ve Sonuçlar

Kadına karşı şiddetin sınırsız ve uluslararası boyutları, uzun süre boyunca bizi bu olgunun zamansız ve evrensel bir ataerkilliğin yansıması olarak ele almamıza yol açmıştır. Bu yaklaşım şiddetin oldukça kapsamlı bir çerçeve içerisinde anlaşılmasına ve (zararlı kültürel pratikler başlığı altında) kadın sünnetinden töre cinayetlerine, çatışma ve savaş hallerinde uygulanan şiddet biçimlerine kadar uzanan geniş bir yelpazeyi önümüze sermiştir. Buna kadınların ve kız çocuklarının en temel haklarının ihlali olarak görülen zoraki (rızasız) evlilik ve çocuk yaşta evliliği de eklersek ister istemez evrensel insan hakları ile kültür farlılıklarına saygı konusundaki bitmez tükenmez tartışmalara takılırız. Oysa bu olgunun kültürel boyutlarına saplanmak siyasal boyutlarının daha kolay göz ardı edilmesine ve kültür tanımlarının muktedir siyasal aktörlerin elinde olduğunu unutmaya yol açmaktadır. Bu siyasal boyutları daha rahat ayıklayabilmek için üç ayaklı bir tipoloji denemesi sunmuştum.

Kabaca “geleneksel” olarak nitelendirebileceğimiz ilk tür ailelerin, kabilelerin ve toplulukların, çoğu kez toplumsal düzenin sürdürülebilmesi için en önemli unsur olarak görülen “erkek onuru”nu koruma çıkarları doğrultusunda, kadınlar üzerinde uyguladıkları denetim ve baskı biçimlerinden kaynaklanmaktadır. Kadınlara yönelik cezalar baskı ve dayaktan, yaralama ve cinayete kadar uzanır. Bu cezalar genellikle, mağdurlarıyla yüz yüze ilişkide olan baba, erkek kardeş, amca ve koca ya da erkek (veya kadın) akrabalar tarafından uygulanmaktadır.Fakat, burada ‘özel alana hapsedilmiş’ şiddetten ancak başlıca faillerinin akraba grupları ve aileler olması ölçüsünde söz edebiliriz.Devlet, kadın vatandaşlarının yaşamını ve güvenliğini korumaya yönelik mevzuat üzerinde çalışmalar yapıyorsa bile ailelerin ve toplulukların işleyişlerine müdahale etmekten kaçındığı ölçüde bu suçlara ortak olur. Pek çok devlet, namus cinayetleri için daha hafif cezalar öngörerek ya da tecavüzcüler mağdurlarıyla evlendiklerinde onlara müsamaha göstererek, kadınlar üzerinde denetim kurma yönündeki eril imtiyazları devam ettirmektedir

İkinci model, çatışma ve savaş durumlarında yaygındır; Mücahitler dönemi Afganistan’da olduğu gibi, silahlı milisler kadınları ve kız çocuklarını kaçırma ve tecavüze (her ne kadar erkek çocuklar da cinsel saldırıdan muaf olmasa da) sistematik bir yıldırma, yağmalama ve konumsal üstünlük kurma aracı olarak başvururlar.Dünya genelindeki birçok çatışmanın olağan bir unsuru haline gelmiş olan bu model yalnızca kadınlar ile kız çocuklarını değil, bazen ırk, kast, din, etnisite veya diğer aidiyetler temelinde seçilen toplulukları da birer bütün olarak hedef alır. 2000 yılında kabul edilen ve tecavüzü bir savaş suçu olarak tanıyan 1325 sayılı BM Güvenlik Konseyi Kararı ile 2015’te kabul edilen ve ‘bir terör taktiği olarak cinsel ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddet’e atıfta bulunan 2242 sayılı Güvenlik Konseyi Kararı, bu suçların politik niteliğine ilişkin artan uluslararası kabulü göstermektedir.

Üçüncü model, 11 Eylül sonrası ABD işgali öncesindeki Taliban yönetimi gibi devlet benzeri oluşumlarda görülebilir; kadınların recmedildiği, kırbaçlandığı ve idam edildiği bu dönemde, cuma günleri ana futbol stadyumunda düzenlenen gösterişli etkinlikler gibi kamuya açık İslami adalet uygulamaları, hem toplumsal denetim aracı olarak hem de yöneticilerin iktidar ve meşruiyetinin bir teyidi olarak kullanılmıştır.Hatta Irak ve Şam İslam Devleti’nin (IŞİD) geniş biçimde duyurulan vahşet eylemleri dahi, aslında ayrıntılı düzenlemelerin diliyle ifade edilmişti. Ele geçirilen IŞİD belgeleri arasında, gayrimüslim bir kadın köleye kimin tecavüz edip edemeyeceği konusundaki İslami kuralları açıkladığı iddia edilen 29 Ocak 2015 tarihli 64 No’lu Fetva da yer almaktadır.

Çatışmalardan kaçan kadınlar ve kız çocukları, cinsel istismara karşı savunmasız kaldıkları mülteci kamplarında neredeyse hiç güvenli sığınak bulamamaktadır. Ayrıca, maddi zorluk ve fiziksel güvensizliğin hâkim olduğu koşullarda çocuk evlilikleri ile genç kızların organize biçimde ticareti yaygınlaşmaktadır. Sorunun boyutu, sivil halkı ve savunmasız grupları korumakla görevli BM barış gücü personelinin gerçekleştirdiği istismar ve cinsel saldırıları da işin içine kattığımızda daha da çarpıcı hale gelmektedir.

Bu örnekler, (Birleşmiş Milletler’de temsil hakkı bulunan) devletlerin (ordular ve polis güçleri gibi) zor aygıtları aracılığıyla sıklıkla toplumlarının en savunmasız üyelerine karşı saldırgan bir tavır benimseyerek işledikleri kadınlara yönelik suçların geniş yelpazesini kesinlikle yansıtmamaktadır; Hindistan’da alt kasttan kadınlara yönelik tecavüzler bunun bir örneğidir. Bu tür devlet destekli şiddet örnekleri, hem çatışma hem de sözde barış zamanlarında sıklıkla görülmektedir.

Kadınların bedenlerine ve kişiliklerine yönelik ihlaller ne zaman bir ‘kırmızı çizgi’ haline gelir ve uluslararası öfke ve protestoyu tetikler? Ne yazık ki bu genellikle, jeopolitik açıdan güçlü aktörlerin, kendi araçsal amaçları doğrultusunda “kötü adamları” teşhir etmeye karar verdikleri noktada gerçekleşir. Örneğin Batı’nın Sovyetlere karşı desteklediği ve finanse ettiği mücahitlerin Afganistan’da kadınlara yönelik işlediği vahşetler karşısında sergilediği stratejik sessizliği hatırlayın. Eğer Taliban, El Kaide’ye 11 Eylül olaylarından sonra bile bu denli açıkça yardım ve yataklık etmemiş olsaydı, onların ABD işgalinden önceki kadınlara yönelik sicili muhtemelen göz ardı edilecekti. Kadınlara yönelik şiddet karşısındaki öfke, çoğu zaman uluslararası bir normun tutarlı biçimde uygulanmasından ziyade siyasi açıdan elverişli bir sonradan akla geliş olarak ortaya çıkar.

Yukarıda örnekleri verilen kadına karşı şiddet (KKS) vakaları, şiddetin arkasındaki normatif çerçevelerin ve siyasi hedeflerin hem birbirinden farklı olduğunu hem de tek bir kültürel senaryonun ürünü olmadıklarını göstermek için yeterli olmalıdır. Yine de kaynakları ve hedefleri ne kadar çeşitli olursa olsun, bu şiddet modellerinin araçsallık ve fırsatçılığın bir karışımını sergilediği söylenebilir; üstelik, bazen dini olarak meşrulaştırılmaya çalışılan ve yaygın biçimde paylaşılan “onur kodları”na dayandıklarında, belirli bir iç mantığa sahip oldukları bile iddia edilebilir. Bununla birlikte, kavramsal açıdan çok daha zorlayıcı pek çok başka şiddet örneği de söz konusudur. Bu örnekler, aşağıda göreceğimiz gibi, kadına karşı şiddetin siyasallaşmasına önemli katkılarda bulunmuştur.

Kadına Karşı Şiddetin Siyasallaşması

Kavramsal olarak en zorlayıcı bulduğum şiddet türleri 1990’lı yıllardan beri iyice görünürlük kazanan, anonim ve kamusal alanlarda kendilerine yabancı erkekler tarafından adeta rastgele işlenen korkunç cinayetler olmuştu. Meksika sınırında Ciudad Juarez fabriklarında çalışan genç kadınların seri halinde katledilmesi (bu cinayet salgınına feminicidio adı verilmişti), gece evine dönen tıp öğrencisi Joyti Singh Pandey’in Yeni Delhi’de otobüste uğradığı ve Aralık 2012’de ölümüne yol açan toplu iğfal ve işkence, Güney Afrika’da Arene Boysen’in yine toplu iğfal ve işkence sonucunda Şubat 2013’te hayatını kaybetmesi, üniversiteden evine dönerken Özgecan Aslan’ın Mersin’de Şubat 2015’te katledilmesi ve yakılması belleğimizde iz bırakmış çarpıcı örneklerdi. Bu genç kurbanların ortak özelliği kendilerini korumasız ve tek başlarına kamusal alanlarda bulmalarıydı. Bu olaylara verilen tepkiler ise dikkatle ört bas edilen aile, kabile veya cemaatin dışına sızdırılmamaya çalışılan ‘geleneksel’ şiddetten farklı olarak; protestolar, imza ve dayanışma kampanyaları ve yüksek profilli medya yorumları sayesinde hızla gelişen bir siyasallaşma süreci başlatmıştır. Kuşkusuz, değişen uluslararası normlar ve devletlerin anlaşmalar yoluyla bunlara imza atması, her yerde yükselen kadın hareketleri ve sivil toplum kuruluşları ve toplumların hızla değişen yapısı alternatif anlam ve eylem evrenleri yaratarak bu hareketliliği desteklemişti.

Örneğin Özgecan Aslan cinayetini takip eden tartışmaları hatırlayacak olursak birbirinden taban tabana farklı tepkilere şahit olmuştuk.iv Bazı yorumcular kadınları bu tür saldırılardan korumak için onlara özel “pembe” otobüsler veya metro sisteminde ayrı vagonlar yoluyla saldırgan erkeklerden nasıl daha sıkı tecrit edebilecekleri konusuna odaklanmıştı. Hatta zamanın Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı gibi bazı politikacılar Avrupa Birliği standartlarına uymak için 2004 yılında kaldırılan ölüm cezasının geri getirilmesi çağrısında bile bulunmuştu. Bu tepki demetinin belirleyici özelliklerinden biri kadınların kamusal alanda varlıklarının tek başına tehlike arz ettiğinin örtülü bir kabulü ve şiddet uygulayan erkeklerin patolojikleştirilmesiydi.

Buna karşılık kadınları tecrit edilip kısıtlanmadıkları durumlarda tehlikeye atan toplum tipine ve ona bağlı zihniyete karşı şiddetli eleştiriler de yükselmişti. Şiddet faillerinin (katiller dahil olmak üzere) yargıda hafifletici sebeplerle kayırıldıkları, polis koruması isteyen tehdit altındaki kadınların bir türlü sonuç alamadıkları sürekli hatırlatılıyordu. Bu cezasızlık ortamının kurumsal temelleri ise patolojik erkeklere ve şiddet içeren bir topluma atıflar yaparak ört bas edilmeye çalışılıyordu. Kısacası, toplumsal cinsiyete dayalı şiddete verilen tepkiler kadınların “yerlerini bilmeleri” gereğine inananlarla kadınların güvenliğini ve özgürlüğünü her koşulda temel bir insan hakkı olarak savunanları karşı karşıya getiriyor, daha derin siyasi çatlaklara işaret ediyordu.

Kadına yönelik şiddetin siyasal boyutlarını en çarpıcı şekilde kavramam 2011’deki Arap ayaklanmalarına rastlamıştı.[ii]  Örneğin Kahire’de Tahrir Meydanı’ndaki gösteriler esnasında uluorta, örgütlü ve kolluk kuvvetlerinin kayıtsız kaldığı yeni cinsel saldırı biçimleri sergilenmişti. Kadınları çevreleyen iç içe erkek çemberleri görülmüştü: İç çemberdekiler protestocuların giysilerini parçalayarak elleri ve keskin aletlerle onları taciz ederken dış çemberdekiler kurbanlarının kaçmasını engelliyordu. Tanınma, yakalanma ve cezalandırılma korkusu yaşamadan yasaları alenen çiğneyen bu adamlar kimdi?

Mübarek rejimi sırasında baltagiyya denen paralı lümpenlerin protestocuları yıldırmak ve muhalefeti bastırmak için faaliyet gösterdikleri zaten biliniyordu. Kuşkusuz çok sayıda “fırsatçı” ve kadınların kamusal alanda protesto etmeye cesaret edip gösteriye katılmalarına öfkelenen erkekler de vardı. Ancak Mısır ayaklanmalarında kadınlara uygulanan baskı, tutuklanan kadınlara polisin uyguladığı zoraki bekaret testleri ve saldırılar ilk kez bir genç erkek kesiminin şiddete karşı savaşan STK’larla dayanışmasına ve “Mısırlı kadınlar kırmızı çizgimizdir” sloganını ortaya atmasına yol açmış, kamusal alanlarda yer alan şiddetin devlet eliyle desteklenen siyasal şiddet ile kesiştiği konusunda artık kimsenin kuşkusu kalmamıştı.

Kadın haklarının ve cinsiyetler arasındaki ilişkilerin tepeden inmeci polisiye önlemlerle dayatıldığı ortamlarda ise hak savunuculuğuyla otoriter rejime karşı direniş arasında dolaysız bir ilişki kolayca kurulabiliyor ve protestolarda cinsiyetler arası ittifaklar sıkça görülebiliyordu. Nitekim 16 Eylül 2022’de İran’da polis nezaretindeyken dövülerek öldürülen Mahsa Amini’nin ölümünün tetiklediği protestoların “Kadın, Hayat, Özgürlük” sloganıyla ülke geneline yayılarak uzun süre devam ettiğini ve aşırı şiddetle bastırıldığını biliyoruz. Bu şiddetin öncelikle siyasal ve kurumsal bir mesele olduğunun bilinci birçok erkek ve kadını, ataerkiye karşı direnişin aynı zamanda bir demokratikleşme savaşımı olduğu kanısında birleştirmişti.

Bu yeni dinamikleri tanımlamada salt ataerkillik kavramının yetersiz kaldığı ve eril restorasyon (masculinist restoration)teriminin daha geçerli olduğu kanısına varmıştım. Değişen toplumsal gerçekler ataerkilliğin hegemonik söylem ve pratiklerini uzun zamandır zedelemekteydi. Çöken hegemonyayı takviye etmek için ya kaba kuvvet ya da sürekli denetim ve propaganda gerekmekteydi. Bunun çeşitli örneklerini ise artık yaygın bir coğrafyada izlemek mümkündü.

Bu dinamiklerin hem toplumun tabanında hem de devlet politikalarında karşılığı olduğu muhakkaktır. Uzun yıllar boyunca yayılan neoliberalleşmenin etkilerinden biri bazen literatürde ‘erkeklik krizi’ olarak da tanımlanan küresel bir toplumsal cinsiyet krizi olmuştur.[iii] Bu krizin belirtilerinden biri erkeklerin giderek güvensizleşen ve daralan iş imkanlarının eş bulma ve aile geçindirme beklentilerine darbe vurması olmuştur. Buna karşılık kadınların hem eğitim düzeyleri hem de kamuda görünürlükleri ve etkileri artmıştır. Hiç evlenememek, giderek geç evlenmek, ev açacak parayı bulmak için göç etme zorunluluğu bunun bazı demografik göstergeleridir. Erkek mağduriyetini ön plana çıkaran hareketler ise kadınların kazanılmış haklarını (ve genellikle feminizmi) günah keçisi ilan etmiştir.[iv]

Toplumsal cinsiyet kavramının, Birleşmiş Milletler ve diğer uluslararası kurumlar tarafından resmî dil olarak benimsendiği 1995’te yer alan 4. Uluslararası Kadın Konferansından beri siyasal polemik malzemesi haline getirildiğini biliyoruz. Ancak sağcı popülist hareketlerin ve iktidarların yükselişiyle birlikte aile ve cinsellik konuları büsbütün merkeze alınmış ve küresel bir kültür savaşını beslemiştir.[v] Erkek hak ve ayrıcalıklarını dayatmak ve erkek üstünlükçü politikaları takviye etmek için artık ideolojik baskı ve cebrin devreye girmesi kaçınılmazdı. Ancak bu dinamikler küresel planda önemli benzerlikler taşısa da her ülkenin eril restorasyon politikaları kendi özgün tarihçeleri çerçevesinde değerlendirilmek zorundadır.[vi]

Türkiye’nin Çelişkileri: Araçsalcılık ve Toplum Mühendisliği

Kadınların hak arayışları Türkiye’de hep çelişkiler barındırmıştır. Laik bir Anayasa ve şeriatla bağını koparmış bir Medeni Kanun’a sahip tek Müslüman çoğunluklu ülke olarak Türkiye kendi coğrafyasında bir istisna teşkil etmiştir. Cumhuriyet’in kadınlara bazı Avrupa ülkelerinden çok önce 1934’te oy hakkı verdiği, eğitim ve istihdam alanlarındaki reformlarla kadınların kamusal görünürlüğünü arttırdığı da bilinen bir gerçektir. Ne var ki yoksul, savaş yorgunu, çoğunlukla kırsal ve okuma yazma oranı düşük bir toplumda yeni yasaların sunduğu imkanlarla sosyolojik gerçekler tam örtüşmüyordu. Bunun aksine, AKP yönetimi boyunca “yerli ve milli” olduğu iddia edilerek uygulanan yeni toplumsal cinsiyet rejimi refah düzeyi yüksek, kentleşmiş, daha eğitimli ve hayat seçenekleri konusunda beklentileri daha yüksek olan bir topluma dayatılmıştır. Zaman içinde kentsel ve elit bir olgu olarak başlayan kadın hareketleri kimlik sınırlarını aşan kitlesel bir harekete dönüşmüştür.[vii] Gerçekten de 1990’lar ve 2000’lerin başlarında siyasi toplumda, popüler kültürde ve günlük hayatta cinsiyet eşitliği normlarının sürekli bir yayılma süreci içinde olduğunu söyleyebiliriz.[viii] Avrupa topluluğuna üye adaylığının hala canlı olduğu bir dönemde demokrasi, pazar ekonomisi ve ılımlı İslamı birleştirerek bölgesine örnek olabilecek bir “Türk modeli”inden söz edilmiştir. Aynı devirde kadın hareketlerinin ve hak savunuculuğu platformlarının çeşitli bileşenleri, devlet bürokrasisi, STK’lar, akademik kurumlar, meslek dernekleri ve feminist yayıncılık arasında canlı işbirliklerinin olduğu bir ortam yaratılmıştı. Ne var ki 2011 Arap ayaklanmaları ve 2013 yazındaki Gezi protestolarının ardından “Türk modeli”nin hızla çöküşüne şahit olacak, otoriterleşmeye giden yolda bir dönüm noktası yaşayacaktık.[ix] Burada sorulması gereken önemli sorulardan biri bir nev’i devlet feminizminden yola çıkarak kadın hareketlerinin ve feministlerin düşman ilan edildiği ve hedef gösterildiği bir ortama nasıl gelindiğidir.

Cumhuriyet tarihi boyunca kadın haklarının jeopolitik ihtiyaçlara cevap vermek için defalarca kullanıldığı bir gerçektir. Kemalist rejimin stratejik hedeflerini ilk kez eleştirel bir şekilde ele alan Şirin Tekeli, bazı Avrupa devletlerinde (Nazi Almanyası ve Faşist İtalya gibi) diktatörlüklerin hüküm sürdüğü bir dönemde kadınlarını parlamentoya seçmenin Türkiye’yi demokratik bir ulus olarak tanıtmanın önemli bir ögesi olduğunu ileri sürmüştü.[x] Bu araçsal mantığı günümüze kadar taşıyan Yeşim Arat, yönetici elitlerin bu konuda git-gellerini titiz bir biçimde incelemiştir.[xi] Kadın hareketleri ve STK’ları ise dış konjonktürlerin açtığı imkanlarla iç politikanın çalkantıları arasında sıkışmış,  kendilerine hep alan açmaya çabalamışlardır.

Türkiye’de 2000’li yılların başında AB üyeliğinin politika gündeminin üst sıralarında yer aldığı ilk AKP döneminde (2002-2007) önemli yasal kazanımlar yer almıştır.  Özellikle, 2004 yılında değişikliğe uğrayan Türk Ceza Kanunu’yla kadına karşı şiddet konusunda Türkiye kendi bölgesinde emsal olmuştur. Bu yasal değişiklikler ‘örf ve adet hukuku’ (namus) adına işlenen cinayetler için ceza indirimini önlemekte, evlilik içi tecavüzü suç saymakta, tecavüzcülerin ve kız kaçıranların kurbanlarıyla evlenerek cezalarının azaltılmasını öngören maddeyi kaldırmakta, işyerinde tacizi suç saymakta ve cinsel suçlarda bakire olanlar ve olmayanlar arasındaki ayrımı ortadan kaldırmaktaydı. Türkiye aynı zamanda Avrupa Konseyi’nin Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Sözleşmesi (CAHVIO) İstanbul Sözleşmesi’ni 2012 yılında onaylayan ilk ülke olmuştur. Parlamentoda oy birliğiyle kabul edilen ve 6284 numaralı kanunla takviye edilen bu sözleşmenin beş yıl sonra iptalinin ise birçok ön habercisi olmuştur.

Uluslararası anlaşmalara ve standartlara uyum görünümü altında toplumsal cinsiyeti hedef alan ve kadınların kazanılmış haklarını kısıtlamaya yönelik bir toplum mühendisliği projesi, erken bir saatte devreye girmişti. İlk şoklardan biri dönemin Başbakanı Erdoğan’ın 18 Temmuz 2010’da kadın sivil toplum kuruluşlarıyla bir istişare toplantısında kadın-erkek eşitliğine inanmadığını açıklamasıydı. Kadınların temel mesleği fıtratlarına uygun olan ev işleri ve annelik olmalıydı.[xii] Uzun süredir devlet yapıları içinde çalışan ve Türkiye’yi çeşitli uluslararası platformlarda temsil eden, bir kısmı feminist kimliğiyle bilinen STK’ların o tarihte duydukları şaşkınlığı bugün gelinen noktada anımsamak bile zordur. Bu durum, Aralık 2011’deki Uludere olayının beklenmedik bir şekilde Türk kadınının bedeni üzerinde seçim hakkı tartışmasına dönüşmesiyle daha da çetrefil bir hal almıştı.

26 Mayıs 2012’de Ankara’da AKP kadın kollarının bir toplantısında konuşan Başbakan Erdoğan kürtajı cinayet olarak gördüğünü, kürtajın ve yüksek sezaryen oranının Türkiye’nin nüfusunu azaltmaya yönelik gizli bir komplonun parçası olduğunu iddia etmiştir. Benzer açıklamalar ve kadınların en az üç çocuk doğurması telkini ısrarlı bir şekilde devam etmektedir.

Kurumsal değişiklikler bu mesajların hemen ardından gelmiştir. Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü 2011 yılında kaldırılarak yerine Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı getirilmişti. Kadınlar artık çocukların, engellilerin ve yaşlıların yanı sıra ‘korunmaya muhtaç’ bireyler olarak tanımlanıyordu. Diyanet İşleri Başkanlığı aktif bir şekilde devreye girerek, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığıyla işbirliği halinde kadınlara ve aile yaşamına yeni bir ayar vermeyi hedeflemekteydi.[xiii] Dini rehberlik sunmak üzere kurulan Aile Rehberlik Büroları ağı için hedef kitle yine ağırlıklı olarak kadınlardı.

Bundan böyle 2001tarihli Medeni Kanun ve 2004 Ceza Kanunu’nun kazanımlarını kemirmeye ve iptal etmeye yönelik sistematik çalışmalar başlayacaktı. Bunların bir örneği 14 Ocak 2016’da TBMM tarafından fazla yüksek olduğu iddia edilen boşanma oranlarının nedenlerini araştırmak amacıyla kurulan “Aile Bütünlüğünün Korunması” konulu soruşturma komisyonuydu. Boşanma Komisyonu lakaplı komisyonun taslak raporu, yasal evlilik yaşını 18’den 15’e düşürmeyi teklif ediyordu. Reşit olmayanlar yetişkinlerle cinsel ilişkiye girerse, evlenme kararı verildiği takdirde ve evlilikte beş yıl boyunca fiziksel şiddet kanıtı görülmezse pedofili suçlaması yapılmayacaktı. Bu öneri Türk sosyal medyasında “tecavüzcüsüyle evlenme” yasası olarak kınanmış ve bunu sokak gösterileri takip etmişti.  Raporda ayrıca aile içi şiddet vakalarında arabuluculuk sistemi öneriliyor, istismara uğrayan kadınlar için sığınma evlerinden neredeyse hiç bahsedilmiyor, boşanmada nafakanın ödeme süresi sınırlandırılıyor ve açık mahkemede boşanma davası yerine Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı aile danışmanlarının arabuluculuğuna başvurulması tavsiye ediliyordu. Ekim 2017’de on üç şehirde binlerce kadının şiddetli protestolarına rağmen müftülerin resmi nikah ruhsatı vermesine izin veren “müftü evliliği” yasa tasarısı adı verilen bir değişiklik yasalaşmıştı. Kadın hakları platformları bu yasanın çocuk evliliklerini kolaylaştırma riski taşıdığını ve çifte bir evlilik sistemi başlattığı konusundaki endişelerini dile getirmişti.

Kısacası Türkiye CEDAW’ın imzacısı olmaya devam etse de hükümet hem söylemsel hem de yasal planda eşitlik ögesini reddetmiş, onun yerine ‘tamamlayıcılık’ kavramı etrafında yeni bir resmî ideoloji yaratmıştır. Bu ideoloji Kadın ve Demokrasi Derneği (KADEM) gibi ‘devlet güdümlü’ sivil toplum kuruluşları tarafından yayılmıştır.[xiv] Böylece Kemalist reformlarla birlikte daralan erkek ayrıcalıklarını geri kazanma mücadelesi Türkiye’deki eril restorasyon sürecini çok yalın bir biçimde gözler önüne sermekteydi.

Kadınların evlilik ve aile dışında hayata tutunma yollarını tıkamaya yönelik bu devlet güdümlü çabanın toplumda ne kadar karşılığı olduğu daha fazla araştırılması gereken bir konudur. İstanbul Sözleşmesinin iptal sürecine ayrıntılı bir şekilde bakmak o açıdan aydınlatıcıdır. Türkiye’nin küresel yönetişim kurumlarıyla ve onların benimsediği cinsiyet eşitliği standartlarıyla uzun yıllardır iç içe olması yüzünden kadınlara yönelik şiddet gibi hayati konularda farklı siyasi görüşten kadınlar arasında iş birliği platformları oluşmuştur. Nitekim İstanbul Sözleşmesi, İslami basının bir kesimi tarafından ateşe tutulduğu sırada iktidar destekli KADEM bile İstanbul Sözleşmesi’nin İzleme ve Etkin Uygulanması Alt Komitesi ve Mor Çatı Kadın Barınağı Vakfı gibi kadın örgütleriyle iş birliği yaptığı için muhafazakâr eleştirmenler tarafından feminizmle suçlanmıştır. Hem Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı hem de KADEM bu suçlamalardan kurtulmak için sosyal medyada “aile her şeyimizdir” sloganıyla LGBT karşıtı bir kampanya başlatarak “eşcinsel sapkınlığı” aileye yönelik bir saldırı olarak kınasalar da AB destekli projelere katılımları onları yine de hedef haline getirmişti. 2019’da 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nden hemen önce aceleyle kurulan Türk Aile Meclisi küresel planda LGBT karşıtı seferberliklerin kullandığı “Aileye karşı küresel savaşı durdurun” sloganını benimsemiş ve meydanlara taşımıştı. Kısacası, bu süreçte LGBT topluluğu günah keçisi olarak namlunun ucuna sürülmüştü. LGBT haklarının devlet eliyle desteklendiği ve bu hakların eğitim, sağlık ve adalet gibi kurumlarda etkisini açıkça gösterdiği ülkelerde (gey ve lezbiyen evlilikleri, evlat edinme hakkı, trans çocuklara ergenlik öncesi hormonal müdahale yapılması gibi) sağ popülist hareketlerin tepkileri çok ses getirmişti. Türkiye’de bunlara benzer bir yasal ve sosyolojik zeminin bulunmaması yaratılan paniklere yapay ve zorlama bir unsur katmış, küresel dolaşıma girmiş toplumsal cinsiyet karşıtı söylemlerin bu montaj kullanımı yerli ve köklü eril restorasyon sürecini bir miktar maskelemiştir. Oysa bu yeni cinsiyet rejiminin çelişkileri ve tehlikeleri açıktır. Özel alanı açıkça hedef almak ve cinsiyet ilişkilerinin tepeden inme denetimine kalkışmak kişisel özgürlüklerle toplumsal cinsiyet alanını hiçbir zaman olmadığı kadar birbirine yaklaştırmış, otoriter rejim karşıtlığında birleşen cinsiyetler arası koalisyonların oluşmasına yeni bir zemin yaratmıştır. Kamu vicdanını yaralayan kadına karşı şiddetin ve cezasızlık ortamının demokratik direnişin önemli bir ögesi haline gelmesi şaşırtıcı olmayacaktır.


[i] Bu yazının bazı bölümleri Open Democracy’de yayınlanan bir makalemden alıntılanmıştır. (https://www.opendemocracy.net/en/5050/fateful-marriage-political-violence-and-violence-against-women) 2016.

ii Deniz Kandiyoti, “Bargaining with Patriarchy”, Gender & Society, 2(3), 1988, 274-290 ve “Gender, Power and Contestation:  Rethinking ‘Bargaining with Patriarchy’”, Haz. C. Jackson and R. Pearson, Feminist Visions of Development, Londra: Routledge, 1998.

iii Deniz Kandiyoti, “Ataerkillikten Eril Restorasyona: Küresel Toplumsal Cinsiyet Krizinin İzdüşümleri”, Feminist Tahhayül 6(1), 2025, 192-203.

iv Deniz Kandiyoti, “The gender wars in Turkey: a litmus test of democracy?”, Open Democracy, 30 Mart 2015, https://www.opendemocracy.net/en/5050/gender-wars-in-turkey-litmus-test-of-democracy/.

[ii] Deniz Kandiyoti, “Fear and Fury: Women and Post-revolutionary violence”, Open Democracy, 10 Ocak 2013, https://www.opendemocracy.net/en/5050/fear-and-fury-women-and-post-revolutionary-violence/.

[iii] Bu gelişmelerin ayrıntıları için bkz. Deniz Kandiyoti, “Ataerkillikten Eril Restorasyona: Küresel Toplumsal Cinsiyet Krizinin İzdüşümleri”, Feminist Tahhayül 6(1), 2025, 192-203.

[iv] Alev Özkazanç, “Erkeklik Krizi ve Nefret: İncel Devrimi Çağında Feminizm”, Bir Musibet:

Yeni Türkiye’de Erillik, Şiddet ve Feminist Siyaset içinde, Ankara: Dipnot, 2020.

[v] Deniz Kandiyoti “The Gender Wars: New Conundrums of Our Times”, Haz. T. Altay, N. Al-Ali ve K. Galor, K., Resisting Far-Right Politics in the Middle East and Europe Queer Feminist Critiques içinde,Edinburgh: Edinburgh University Press, 2024.

[vi] Alev Özkazanç, “Anti-Gender Movements in Europe and the Case of Turkey”, Baltic Worlds, 2020, 13(1): “Women and ‘the People’” özel sayısı, 45-55.

[vii] Deniz Kandiyoti, “Against All Odds: the Resilience and Fragility of Women’s Gender Activism in Turkey”, Haz. D. Kandiyoti, N. Al-Ali ve K. Spellman Poots, Gender, Governance and Islam içinde, Edinburgh: Edinburgh University Press, 2019, 80-100.

[viii] Yeşim Arat, “1980 Sonrası Kadın Sorunları ve Kadın Hareketi”, Haz. M. Kabasakal, Türkiyede Siyasal Yaşam: Dün, Bugün, Yarın içinde, İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2016.

[ix] Cihan Tuğal, The Fall of the Turkish Model:How the Arab Uprisings Brought Down Islamic Liberalism, Londra: Verso, 2016, s. 112; Türkçesi: Türk Modelinin Çöküşü: Arap Ayaklanmaları İslami Liberalizmi Nasıl Yıktı, İstanbul: Agora, 2016.

[x] Şirin Tekeli, Kadınlar ve Siyasal Toplumsal Hayat, İstanbul: İletişim, 1982.

[xi] Yeşim Arat, “Democratic Backsliding and the Instrumentalization of Women’s Rights in Turkey”, Politics & Gender, 2022, 18(4): 911-941.

[xii] “Kadınla Erkek Eşit Olamaz”, Vatan, 20 Temmuz 2010, http://www.gazetevatan.com/haber/kadinla-erkekesit-olamaz/318006/9/Siyaset.

[xiii] Serpil Sancar, “Diyanet’in ‘Kadınlaşması’: Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Yeni Kadın ve Aile Politikası”, Der. Ç. Kağıtçıbaşı vd., Kadın Odaklı: Koç-Kam Araştırmaları Dizisi 1 içinde, İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları, 2016.

[xiv] KADEM Kadın Araştırmaları Dergisi (Türkçe ve İngilizce olmak üzere iki dilli), Derneğin hükümetin ideolojik ve kültürel hedefleriyle uyumlu bir toplumsal cinsiyet düzenini destekleyen akademik koludur.  TÜRAP üyesi olan Aile Akademisi Derneği de CEDAW’ın temelini oluşturan toplumsal cinsiyet eşitliği kavramına meydan okuyan materyaller dağıtıyor. Örneğin bkz. http://aileakademisi.org/sites/default/files/arastirma_kadin_erkek_farkliliklari.pdf