Çeviren: Ilgın Yıldız
Emma Jones ve Luce Irigaray’ın izniyle Philosophy Now dergisinin (Sayı 170, Ekim/Kasım 2025) internet sitesinden çevrilmiştir.
Kaynak: https://philosophynow.org/issues/170/The_Mediation_of_Touch

Emma Jones: The Mediation of Touch metninizde türlü biçimlerine değindiğiniz arzunun üstlendiği rol bilhassa ilgimi çekti. Arzu, canlı varlıklar olarak evrilmemize ve eşsiz benliklere dönüşmemize izin vermesi açısından nasıl bir rol üstleniyor?
Luce Irigaray: Arzu, fiziksel bir çekimden psişik ve hatta tinsel bir duyguya geçmenin insana has bir yolu. Kökünü doğadan alan arzu, sadece doğal bir aidiyeti, duyusal kalabilen (hissedebilen) ve bu yüzden her varlığın kendine özgü olan psişik veya tinsel bir aidiyete dönüştürebilir. Arzu, bedenimiz ile psişemiz ve zihnimiz arasında, aynı zamanda canlı varlıklar olarak, bilhassa doğamız gereği ve dolayısıyla cinsel olarak farklı olan bizler arasında köprüler kurar. Doğal olarak farklı bir ötekine duyulan hasret olarak arzu, soyut ve evrensel bir aşkınlığın değil, duyusal kalabilen bir aşkınlığın peşindedir. Arzu, ihtiyaçların aksine tüketim yoluyla tatmin edilemez; dolayısıyla bizi evrilmeye zorlar ve özellikle farktan doğan aşkınlığı, asla bütünüyle aşılmayan bir ufuk olarak muhafaza etmemizi sağlar.
Kitabın kapsayıcı teması dokunuş olduğuna göre şunu sorayım, arzu dokunuşu nasıl canlandırır?
Arzu, dokunuşu teşvik eder. Dokunuşa devingenlik, ereklilik, sıcaklık ve başka nitelikler kazandırır. Arzu, dokunuşa, söylenmiş tüm dillerin öncesine ait bir söyleyiş olarak, tüm varlığa konuşabilen ve onun tarafından duyulabilen bir söyleyiş olarak sığınır. Arzu, kendini ifade etmek için ve karşılıklılık arayışıyla, dokunuşu doğal formlarımızla ilgili özgün bir dile dönüştürür. Dolayısıyla arzu, dokunuşu bedene konuşan ve bedenlerin farklı olup farklı dünyalarda yaşamalarına rağmen birbirleriyle konuşmasına olanak tanıyan bir dil gibi kullanır.
İngilizce konuşulan dünyada “arzu” çoğu zaman yalnızca cinsel arzu olarak anlaşılıyor. Cinsel alanın ötesinden örnekler eşliğinde, çalışmalarınızdaki daha geniş kapsamlı arzu kavramından biraz bahsedebilir misiniz?
Kuşkusuz ki arzu kendisini cinsel arzuyla sınırlamaz. Çalışmalarımda arzu, çoğunlukla katı anlamda cinsellikten (sexuality) ziyade “cinsiyetli” (sexuate) bir arzuyla ilgilidir. Yani söz konusu olan, dilin cinsiyetliliği üzerine sayısız analizimin de gösterdiği üzere, kültürel, politik veya dinsel bir arzunun kuruluşuna müdahil olabilen, farklı “cinsiyetli” kimlikler veya öznellikler arasındaki bir arzudur. Genelde sanılanın aksine, cinsellik söz konusu olmadığında dahi arzu nötr değildir. Arzulamak, fiziksel bir çekimin psişik, hatta tinsel bir düzeye taşınması demektir çoğu kez. Arzu, ihtiyaçlardan farklı olarak, sırf doyurulmayı değil de aşkınlığı ister. Cinsiyet farklılığı da dahil olmak üzere, fark mefhumuyla, mal edilemeyen şeyle ilgilenmesinin nedeni budur. Geleneğimizde arzu çoğu kez duyu ötesi değerlerin -duyu ötesi idealler ya da duyu ötesi ilahların- peşindedir ancak doğal fiziksel aidiyetimizi aşma isteği anlamına gelir bu. Ben çalışmalarımda, varlığımızın bütününe ve nesnelerin yanı sıra diğer canlılarla da olan ilişkilerimize tekabül eden duyusal bir aşkınlık isteğinin varlığını savunuyorum. Dolayısıyla cinsel olarak farklı bir ötekiye duyulan istek, duyusal bir aşkınlığa duyulan bir istektir; bu da fiziksel aidiyetimizi ve duyusallığımızı etkisizleştirmeden dönüştürür. Aslında arzulamak kendini aşmak demektir. Eğer mantığımız özne-nesne mantığıysa, aşkınlık bir nesnenin içine/üzerine konulur; öte yandan, bir özne-özne mantığı söz konusu ise aşkınlık başka bir öznenin içine/üzerine yerleştirilir. Aşkınlık duyu ötesi bir nesnenin içine/üzerine konulursa, yaşayan oluşumuz bu nesne tarafından felce uğratılır; öte yandan duyusal aşkınlık farklı bir özneyle ilişki kurmayla ilgiliyse bizim gelişimimize katkıda bulunur.
Kitabınızda “dokunuşun dolayımı” dediğiniz şeyi tanımlıyorsunuz. Size göre dokunuş görüşün koruyamadığı bir fark ilişkisini muhafaza ediyor. Bu farkı açıklayabilir misiniz?
Dokunuş, bedenler arasında, onların fark(lar)ından bağımsız olarak gerçekleşebilen özgün bir konuşma biçimidir. Hatta iki farklı beden ve onlara karşılık gelen psişeler ve öznellikler arasında daha güçlü bir etkisi ve anlamı vardır; zira fark, dokunuşun yazılabileceği ve aktarılabileceği bir alan ve ortam yaratır. Aynı olanlar arasında bu yoktur. Aynı olanlar, iletişim kurabilmek için bir üçüncüye başvurmak zorundadır; misal, bedenlerini türlü nesnelere dönüştürebilir veya daha yaygın olarak dile veya fikirlere başvurabilirler. Ancak bunlar aynılık tarafından belirlenir ve iki varlığın dokunuş yoluyla dolaysız bir söyleyişe erişmesine pek destek olamaz. Dokunuşun bir diğer özelliği, bedensel dokuların geçirgenliği sayesinde, doğrudan bir ifadeyi taraflara aktarabilmesidir. Canlı biçimlerin sınırları, misal, dudakların ya da avuç içlerinin sınırları opak değildir; bunlar, iletişimin veya paylaşımın içlerinden geçmesine izin verir. Görüş ise adeta bunun aksi biçimde işler. Var olan biçimlerin konturlarını vurgulayarak veya ek biçimler yaratarak yalıtır. Görüş, varlıklar arasındaki ilişkiyi algılamaz; dokunuştan farklı şekilde, bölerek bireyselleştirir. Ne yazık ki geleneğimiz dokunuşu ve onun ilişkisel potansiyelini hiçe sayarcasına görmeyi ayrıcalıklı kılmıştır.
Popüler kültürde ve imgeleminde, kromozomların “erkek” ve “kadın”ın ne olduğuna dair kültürel basmakalıpları belirlediği ya da onlara “neden olduğu” yönünde bir düşünce mevcut. Bu metinde germ hücrelerinin -organizmaların üreme hücreleri veya gametleri- potansiyeline ilişkin tartışmanız bu düşünceden nasıl ayrılıyor?
Günümüzde bilim insanlarının cinsiyetliliğe yönelik ilgisi artarken, kimilerinin onun varoluşumuz üzerindeki etkisini bile reddetmesi gerçekten trajikomik bir durum. Kuşkusuz ki cinsiyet kromozomları bu varoluşun nedeni, en temel ve evrensel belirlenimidir. Cinsiyet kromozomları, öznelliğimizi etkilemeksizin var olamayacak olan bedenlerimize biçim(ler) verir. Bu durum, belirli var olma, davranma ve düşünme tarzlarının ortaya çıkmasına yol açar ve bunların da kendilerini hesaba katan bir kültüre kavuşması gerekir. Ancak en azından Batı kültüründe böyle bir şey gerçekleşmez. Dahası, kimileri, cinsiyetli kimliklerimize ve öznelliklerimize uygun bir kültürün geliştirilmesiyle ilgilenmek yerine, bu kültürde cinsiyetliliğe ilişkin birkaç unsuru, örneğin bazı basmakalıpları veya cinsiyetli dilbilgisel işaretleri yok etmek istiyor. Peki neden? Bu durum, nötr bir teknik kültürün giderek artan gücünden mi kaynaklanıyor? Yaşamın ve işlenmesinin gitgide hor görülmesinden mi? Cinsiyetli kimlik ve öznellik ile katı anlamda cinsellik -bilhassa cinsel yönelim- arasında ayrım yapılmamasından ve bizatihi cinsellik hakkında açıkça konuşmanın zorluğunu korumasından mı? İki cins arasında ve onlar için daha fazla adalete erişmek adına geçmiş kültürümüzün radikal değişimlerden geçmesi zaruretinden ve insanların bu değişimlerin sorumluluğunu üstlenmektense onları ihmal etmeyi yeğlemesinden mi? Yoksa bütün bunlar, medyada gücü elinde bulunduran bir azınlığın görüşünden mi ibaret?
Gilbert Simondon’un çalışmalarına atıfla bahsettiğiniz bireyselleşme ile bireyleşme arasındaki ayrımı biraz daha açabilir misiniz? “Bireyselleşme” söylemini, “kimlik” kavramının katılaşmış bir tür varoluş kategorisi olarak anlaşıldığı “kimlik siyaseti”ne benzer bir şey olarak, bireyleşmeyi ise sizin dediğiniz gibi demokratik bir kültürün ve bir dokunma kültürünün anahtarı olarak anlayabilir miyiz?
Bireyleşme, kişinin kendi oluşunun çeşitli unsurlarını, içinde bulunduğu bağlamla ilişkili olarak şimdiki zamanda bir araya getirdiği süreci ifade eder. Bu süreç, kişinin beden ile zihni, duyusallık ile düşünceyi, tekillik ile ilişkiselliği bir araya getirme biçimiyle ilgilidir. Dolayısıyla salt kişinin varlığını değil, öteki(ler) ve dünyayı da kapsar. Bütün bu boyutları kapsayıcı ve verimli bir oluşa doğru birleştirebilmek, pek az insanın sorumluluğunu üstlendiği karmaşık bir girişimdir. Çoğu insan belirli bir zamanda ne olduklarının dış dünya tarafından belirlenmesine izin verir. Bu durumda bireyleşme, kişinin artık üzerinde bir kararının olmadığı, adeta yapay bir inşa olup çıkar.
Birkaç yıl önce, germ hücrelerinin canlı bir bireyleşme sağlama konusunda bizim için ne kadar önemli olduğunu keşfettim. Bu hücreler, bedenimizi ve onun yanı sıra psişemizi, hem bireysel hem ilişkisel, şimdide işleyen ve sürekli evrilen bir biçimde şekillendirir. Ne yazık ki çoğu insan, germ hücrelerinin doğal birleştirici gücünün yerine yaşamlarının başka yönlerini koyar; doğum yeri, köken, belirli bir dil gibi. Kuşkusuz bütün bu etkenler bireyleşmemize katkıda bulunur ancak hiçbiri germ hücrelerinde bulunan, varlığımızı birleştirmeye yönelik canlı ve evrensel potansiyele sahip değildir.
Bireyselleşme, kolektif bireyselliğimizle ilgilidir. Ne var ki bu kolektif bireysellik çoğu zaman doğal aidiyetimizden, özellikle de cinsliliğimizden bağımsız biçimde şekillendirilir; nitekim Simondon bile bu bağlamda buna değinmez (bkz. L’individuation psychique et collective, 1989). Dolayısıyla bireyselleşme hakiki varlığımızdan bir sürgünü temsil eder. Doğal devingenliğimiz tarafından değil de dışsal etkenler ve bilgiler tarafından harekete geçirilir artık; böylece esasen ilişkisel olan dünyamız, yavaş yavaş yapay bir paralel dünyaya dönüşür. Bu durum, yurttaşlar arasında ve kültürler arasında beliren, ayrıca insanlığın ve canlı çevrenin gitgide çökmesine ilişkin çoğu sorunu açıklar. Doğal varlığımıza dayanarak inşa edilen bir bireyleşmeye ve ona saygılı bir bireyselleşmeye geri dönmek, tam anlamıyla demokratik bir kültür, yaşamın sömürülmesine ve yok edilmesine değil de gelişimine ve serpilmesine katkıda bulunan bir kültür kurmanın bir yolu olabilir.

Modern siyasi söylemin sürekli olarak “kimlik”e başvurduğunu ancak yurttaşların bedenlenmiş kimliklerine hitap edemediğini yazmıştınız. Sizce siyasi söylemin hayattan kopuk bulunmasının nedeni bu mu?
Evet, siyasi söylemlerin hangi kimliğe atıfta bulunduğunu anlamıyorum. Hele ki birçok yurttaşta görülen kimlik yoksunluğunu, fikirlerini günden güne değiştirmelerini ve en son duydukları bilgiye tâbi olmalarını anlamıyorum. Bu durum pek tabii ki demokratik bir siyaseti desteklemektense diktatoryal bir iktidarın yolunu açar. Yurttaşlar arasındaki ilişkilerin ilişkisel kimliklerine yeterince değer verilmemesi nedeniyle zayıf olmasının da bunda payı vardır. Sol versiyonları dahil olmak üzere, paraya ve mülkiyete dayalı bir siyaset vurgusu gerçek bir demokrasi inşa edemez. Bu ne sorumlu bir siyasal kimliğin oluşumuna ne de toplumun uyumuna katkıda bulunur; oysa bu ikisi demokratik bir kültürün kurulması ve uygulanması noktasında belirleyicidir. Görüşün dokunuşa üstün tutulması da geleneğimizin bir diğer özelliğidir ve bu durum da demokrasi açısından elverişli değildir. Dokunuş, öznelliğin fiziksel aidiyetle örtüşmesi, aynı zamanda her yurttaşın tekilliğinin korunması ve yurttaşların birleşmesi için gereklidir. Paraya ve mallara sahip olmak, yaşama -ilişki olarak yaşama- saygılı olan bir bireyleşmenin aksine, kötü bir bireyciliğe ve yurttaşlar arasında rekabete yol açar. Dokunuş, özel sahiplik veya mülkler yerine, insan yaşamının evrensel boyutunu tekilliği içinde gözeten ortak duygular, ortak projeler ve bağlılıklar gibi, bir topluluğa uygun kipler edinmelidir.
Özellikle kozmopolitanizm ve küreselleşme bağlamında, kendimizde ikamet edebilirken ötekiye açık kalabilmemizi sağlayacak hangi temel yetileri geliştirmemiz gerek? Ötekiyi deneyimimizi bağlama yerleştiren bir ufuk ve sınır olarak nasıl muhafaza edebiliriz? Bu açıdan dokunuşun topluluk düzeyinde rolü nedir?
Bedenimizin ilk yuvamız olduğunu keşfetmenin, onun içinde kalabilme ve kendimizde ikamet etme yetisini geliştirmeye katkıda bulunabileceğini düşünüyorum. Ezelden beri, insan önce kendinde ikamet etmektense ikamet edeceği yeri kendisinin dışında aramıştır. En mahrem sığınağı en uzaklarda arayarak ucu bucağı olmadan yayılmıştır. Dolayısıyla, yayılmasını yapay biçimde sınırlayan kurallar, normlar ve yasalar gerekli olmuştur. Oysa insanın sınırları kendi içindedir; bu sınırlar, ona ait olan ve serpilmesi için ihtiyaç duyduğu şeyleri elinden almaksızın gelişmesine olanak tanır. Öz-duygulanım (self-affection), böylesi sınırları ve onların olumlu karakterini fark etmemize yardımcı olabilir. Bedenimizde yaşamanın ne anlama geldiğini ve bunun yalnızca tensel değil, aynı zamanda psişik ve hatta tinsel olarak nasıl geliştirilebileceğini bize gösterebilir. Böylece, ötekiyle ilişki kurmanın kendi gelişimimize katkıda bulunduğunu ve saygı gösterilmesi gereken ilk sınırın doğal olarak -bilhassa cinsel olarak- farklı olan ötekiden farkımız olduğunu keşfeder, bu sayede hem kendi tekilliğimizi hem de ilişkinin verimliliğini koruyabiliriz. Bu deneyim, Lacancı ve geleneksel ataerkil “babanın yasası” müdahalesini gereksizleştirir; bu yasa, çocukların gelişimlerinin olumlu koşulunu bizzat deneyimlemelerini engeller. Ayrıca, dokunuşun, az farklılaşmış anne dokunuşundan, cinsel olarak farklı olan ötekiyle iletişim kurmayı ve hatta bir paylaşıma ulaşmayı amaçlayan bir dokunuşa doğru evrilmesi gerektiğini hissetme ihtimalini de ellerinden alır. Bu durumda ilişki aynı zamanda direkt olarak fizikseldir ve dokunuşun topluluk düzeyinde uygun olabilmesi için duygular veya ortak istekler gibi daha psişik ya da kültürel dolayım biçimlerine başvurması gerekir.
Ölüm sınırının aksine daima başkalarıyla ilişkiyi ima eden yaşayan sınırlarımızın sorumluluğunu almaya başlamamız için ne gerekiyor? Fikrimce bu sınırların çoğu zaman farkında değiliz ve kültürümüz de çoğunlukla onları unutmamıza çanak tutuyor. Az önce, öz-duygulanım pratiklerinin –akla meditasyon, sanatsal üretim ve kişinin kendi içinde ikamet etmesinin diğer biçimleri geliyor– bir başlangıç noktası olabileceğini ima ettiniz. Bu pratiklerin, bilhassa sanatsal yaratımın, bir dokunuş kültüründeki rolüne dair bir şeyler söyleyebilir misiniz?
Kültürümüz temelde bireycidir. Özel veya kolektif bir bağlamda tek bir özneye odaklanır. Bireyin ilişkisel boyutu, aile bağlamında da topluluk içinde de yeterince dikkate alınmaz. Dolayısıyla, eşler arasındaki aşk ilişkileri üzerine pek fazla düşünsel açımlama bulamayız; zira öznelliğin kuruluşunda cinsiyetlilik temel belirleyici olarak kabul edilmez. Kadın ile erkek arasındaki ilişkiler aile birimi içindeki bağlara indirgenir ve genellikle ebeveynlik rollerine hapsedilir. Yurttaşların öznelliği bir ölçüde dikkate alınsa da, bu onların kendi -özellikle doğal ve ilişkisel- yeti ve arzularına dayanarak değil, dışsal araçlar yoluyla onları bir bütüne eklemlemek için yapılır. Dolayısıyla insanların kurduğu aile ve topluluklar, aidiyetlerinin ve onun kendine has sınırlar içinde serpilip gelişmesini hiçe sayar. Peki bu aidiyeti ona yeterince önem vermeyen bir kültüre rağmen nasıl geliştirebiliriz? Elbette farklılıklara saygılı ilişkileri teşvik ederek ve daha genel anlamda, aynılığa değil de farklılığa dayalı bir kültür inşa ederek mümkün olabilir bu. Böyle bir kültür, karşılıklı sınırlara gösterilen özenle işler; bu sınırlar ise canlı varlıklar söz konusu olduğu için dokunarak hissedilen canlı sınırlardır. Bu sınırları başta sanat eserleri olmak üzere üretimlerimiz aracılığıyla da algılayabiliriz; yani duyulu varlığımızı toparlayıp onu hem bir kanıt hem de bir bellek işlevi gören eserimize yerleştirmeye çalışarak. Bunu yapmak, duyulu varlığımızın doğasına ve sınırlarına dair bambaşka deneyimler açabilir bize. Psikanalizle uğraştığım dönemde, bir danışanın hem potansiyelini hem de sınırlarını yansıttığı bir eser yaratabildiğinde tedavinin neredeyse başarıyla tamamlandığını düşünürdüm. Bu süreç, ona aynadaki imgenin asla veremeyeceği olumlu bir özerklik ve yaşayan bir varlık olarak kendisinin sorumluluğunu üstlenme yetisi kazandırırdı.
Kitabın sonunda şu etkili sözleri yazıyorsunuz: “ilk dokunuşumuz, bir şeyi sahiplenmek için değil, ötekiyle bir ilişkiye girmek içindir” ve “bu dokunuş… ortak alan içinde sığınabileceğimiz bir alan açar” (s. 357–358). Bu ilişkisel alan, sanki çok kırılgan ve yok olma tehlikesiyle yüz yüze. Onu hem felsefi ve kültürel geleneklerimiz tarafından gizlenmiş veya kapatılmış olarak hem de ara sıra anlık bir sezgide ya da mevcudiyet ile unutuş arasındaki salınımda beliren bir şey olarak tanımlıyorsunuz. Bu alanı dil aracılığıyla, özellikle de paylaşılan dil aracılığıyla nasıl sezebiliriz? Hayatımız boyunca bu alanı yaşadığımız ve yarattığımız, sizin deyiminizle bir dokunuş kültürünü “sulamak” için dikkat etmemiz ve geri dönmemiz gereken bu örnek anlar hangileridir?
Bu alan hem kırılgan hem de güçlüdür ancak geçmiş kültürümüz, bilhassa felsefe kültürümüz, ilişkisel varlığımızı, hele ki cinsiyetli olarak dikkate almadığı için ona ilgi göstermedi. Varlığımızın bu temel belirlenimi neredeyse göz ardı edildi. Cinsiyetlilik üremeye hizmet etmeliydi, cinsel ilişki ise dilden ve kültürden yoksun utanç verici bir şey olarak aile evinin karanlık yatak odasında saklanmalıydı. Freud bile cinsiyetliliğe onun olumlu kaynaklarını ve bunların nasıl yeşertilebileceğini irdelemeden, doğrudan patolojisi üzerinden yaklaştı. Zaten evliliğin ancak kadının kocasının annesi haline geldiğinde başarılı olabileceğini de söylememiş miydi? Dolayısıyla Freud cinsiyetli ilişkilerimizin açtığı alanı ele almadı, onu geliştirmeye dair bir yol önermedi. Halbuki bu alan, işe, kalabalığa, teknik ve cansız dünyaya karşı sığınabileceğimiz hayati bir yerdir. Aynı zamanda doğal aidiyetimizi en temel düzeyde sağaltmak ve beslemek için geri dönebileceğimiz de bir yerdir.
Farklı cinsiyetli iki varlık arasındaki aşk ilişkilerine gelince, bu konuda kültürümüz sanat ve özellikle edebiyat dışında pek az şey söylemiştir; gerçi sanat ve edebiyatta bile genelde bir hasret ya da mutsuzluk olarak ele alınırlar. İnsan ilişkilerimizin bu temel boyutu hâlâ keşfedilmeyi ve hayata geçirilmeyi bekliyor. Özellikle bahsettiğim alanı dikkate alarak, onu nasıl algılayabilir, nasıl besleyebiliriz? Öncelikle fark etmemiz gereken, iki farklı insan arasındaki alanın, onların farklılıkları sayesinde var olduğu, arzunun bu alanda gerçekleştiğidir. Ötekine duyulan istek, hele ki farklı cinsiyetli iki varlık arasındaki bir arzu söz konusuysa, iki varlık arasında açılan bu alanda gerçekleşir. Mesele, bu alanı nasıl açık tutacağımız ve onun içinde nasıl yaşayacağımızdır. Ne mevcut kültürümüz ne de doğal yaşama adanmış bir yer olarak aile evi bugün bunu temin edebilmektedir. İlki âşıkları yapay farklılıklara hapsederken, ikincisi farkı arzuyu körelten bir aşinalık içine gizlemektedir. İlişkisel bir kültür geliştirmek çağımızın görevlerinden biridir. Aynılığın yönettiği geçmiş kültürü geride bırakıp, en özgün fark olan cinsiyet farklılığı başta olmak üzere farklılıklara saygılı bir kültüre geçmeyi gerektirir. Her niyetimizde, kararımızda ve davranışımızda, ötekinin bizden farklı olduğunu, birbirimizle birleşme arzumuzun bunu göz ardı edemeyeceğini, aksi takdirde yok olacağını dikkate almalıyız. O halde, kendi tekilliğimizi koruyarak farklı ötekiyle nasıl birleşeceğimizi sürekli olarak önemsemeliyiz. Bu daimi dikkati ve ilgiyi desteklemek için önerim, genellikle bir yemek odası ve bir yatak odasından oluşan bir dairenin, tarafların kendi zevkine göre düzenlediği ve istedikleri zaman ötekini davet ettikleri iki stüdyo daireye bölünmesi; böylece taraflar farklılıklarını koruyabilir, açığa çıkarabilir ve paylaşabilirler. Bu onların uygun jestlere, sözlere, aynı zamanda sessizliğe ilham verebilecek iç mekânlar geliştirmesini ve dinlenmek, kendi içinde ikamet etmek için bu mekânlara dönebilmesini engellemez. Dokunuş, muhakkak ki uygun başka bir dilin yokluğunda ve onun ötesinde kendimizi birbirimize söylememizi sağlayandır ancak bunda başarılı olabilmesi için farka saygı duymalı ve onun açtığı alanda gerçekleşmelidir. Dokunuşun topluluğa yayılması ve kültürü sulaması için, salt bedensel temastan çıkması ve daha geniş ölçekte duyulu paylaşımı mümkün kılan duygulara ve araçlara dönüşmesi, bunu yaparken de bedensel aidiyetimize özen göstermesi gerekir.
Çiftlerle çalışan bir psikoterapist (ve bir ebeveyn) olarak, bir çiftin iki üyesi arasında geliştirilen aşkınlığın ebeveynlik yoluyla kesintiye uğrayabileceğine veya durdurulabileceğine dair düşünceniz epey ilgimi çekti. Bunu, iki partnerin de ebeveynlik rolüne fazlasıyla gömülme ya da toplumsal veya enerjisel kısıtlamalar gibi nedenlerle, hem özerk bir cinsiyetli varlık olarak hem de ötekiyle ilişkisi bağlamında kendisini beslemeyi bırakabilmesi şeklinde anlıyorum. Sizce bunun önüne geçmek için ne tür müdahaleler gerekli?
Hegel, çocukların doğumunun ebeveynlerin ölümü olduğunu söyler. Şayet doğru anlıyorsam, bu sözlerinde genel anlamda haklıdır. Ancak bunun hepten kaçınılmaz olmadığını umuyorum ve çalışmalarımla da bunu engellemeye katkıda bulunmayı amaçlıyorum. Bu sorunun bazı olası nedenlerine işaret ettiniz. Ne var ki bana göre çocukların ebeveynlerin oluşunu, hatta varlığını kesintiye uğratmasının temel nedeni başka, çoğunlukla geçmiş kültürümüzle ilgili bir şey. Aslında eşlerin ilişkisel aidiyetini ayakta tutması gereken, cinsiyet farklılıklarının aşkınlığıdır. Birliktelikleri, birbirleriyle birleşirken korumaları gereken yatay bir aşkınsal fark üzerine kuruludur; bu farkı güvence altına alan ve arzularının doğup sürebileceği bu alan asla doldurulmamalıdır. Oysa çocuklar tam da bu alanı, ebeveynlerinin farklı germ hücrelerinin birleşmesinden doğan somalar ile işgal eder. Arzuyu canlı tutmak için ayrı tutulması gereken şey, çocukların somalarında birleşir; burada da eşler arasındaki aşkın arzu, nihai bir birleşme içinde hareketsizleşir. Bu durum, belki de jeneolojinin aşkınlığının, çifti kilitleyen aşk arzusunun yatay aşkınlığının yerini almasını açıklar. Elbette aşkınlığın doğasını değiştirir bu. Aşkınlık, iki âşığın birbirlerine bağlılıklarını canlandıran ve sürdüren, asla nihai olarak doyurulamayacak bir potansiyel olmaktan çıkar. Bu durum, aynı zamanda çocukların da gelecekte aşk arzularının farkına varmalarını ve onların sorumluluğunu üstlenmelerini engelleyebilir.
