Yazar: C. Emre Bostan
2026 yılının ilk yarısında önce Jürgen Habermas, ardından da Alexander Kluge aramızdan ayrıldı. Bu kayıplar eleştirel teorinin kamusal alan düşüncesinin geçmişini de akla getirdi. Bilindiği gibi Habermas, kamusal alanın demokrasinin temel koşullarından birisi olduğunu ve toplumun genelini ilgilendiren meselelerin burada müzakere yoluyla kararlara bağlanabileceğini düşünmüştü. Ancak yıllar içinde Habermas’a yöneltilen eleştiriler, bu kamusal alan anlayışının kapitalizmin liberal konfigürasyonuna özgü belirli bir momentini idealleştirdiğine işaret eder. Tarihsel süreçte yaşanan dönüşümleri yalnızca bir çöküş anlatısı olarak ele alması ve herhangi bir alternatif geliştirmemiş olması, ayrıca son dönemde Gazze hakkındaki açıklamaları da Habermas’a yöneltilen idealleştirme eleştirilerini daha da güçlendirdi. Habermas’ın burjuva liberal kamusal alanı idealleştirdiğine yönelik bu eleştiriler, eleştirel teori içinde kamusal alanın, toplumun ezilen kesimleri perspektifinden yeniden düşünülmesine yol açtı.
Bu bağlamda Habermas’ın hem eleştirmeni hem de takipçisi, aynı zamanda da Adorno’nun öğrencilerinden olan Alexander Kluge ile Habermas’ın bir dönem asistanlığını yapmış ve Kluge’nin yaşam boyu entelektüel ortağı olan, 2024 yılında kaybettiğimiz Oskar Negt, dönüşen dünyanın koşullarını, kamusal alan anlayışını merkeze alarak yeniden değerlendirdi. Ancak bu değerlendirmede önemli bir nüans söz konusudur: Habermas’ın kamusal alan düşüncesi, kamusal alanın bir ‘dağıtım ağı’[1] olarak işleyişine – yani bir süreçte ortaya çıktıktan sonra toplumun genelinin bu alana katılım koşullarına ve biçimlerine – odaklanırken, Kluge ve Negt, her zaman çoğul olan kamusal alanların üretim süreçlerine ve kolektif toplumsal deneyimin oluşumundaki kurucu rollerine odaklanmıştır.

Yaşamı, kamusal ve özel olarak keskin biçimde ayıran yaklaşımlara karşı, bu alanların yaşam içindeki diyalektik birlikteliğine odaklanan Kluge ve Negt, kendi yaşamlarını da bu doğrultuda bir mücadele hattı olarak kurmuş ve yaşamın çok yönlülüğünü savunmuşlardır. Dönemin Almanya’sının savaş sonrası refah devleti koşullarında bu mücadeleyi sürdürürken, entelektüel üretimin de hakkını verdiklerini söylemek mümkündür. Habermas’ın yaşamının son yıllarında yeniden ele aldığı kamusal alan düşüncesinde yeni iletişim teknolojilerinin politik kamusal alanı fragmanlaştırdığına ve platformlaştırdığına dair düşüncelerine karşılık olarak, bu fragmanlaştırmanın kapitalizmin kökeninde bulunduğunu ve buna karşı önlemlerin bir anlamda Habermas’ın önerdiği gibi devlet eliyle gerçekleştirilebilecek bir uzmanlık sansürü ile alınamayacağını gözden kaçırmamışlardır[2].
Bu çok yönlülük bağlamında Kluge, Frankfurt Okulu’nun bir temsilcisi olarak, hukuk doktorasını almasının ardından enstitüde hukuk dersleri verdi. Aynı zamanda yönetmen olarak, Alman televizyonuna ve sinemasına sayısız eser bıraktı. Kluge, üretimde bulunduğu her alanda, yaşamı boyunca, bir yönetmen ve bir düşünür olarak kapitalist egemen kamusal alana alternatifler aramıştı. 1962 yılında film üretim tarzı manifestosu olarak Oberhausen’i imzaladıklarında, daha sonradan Negt ile ortaya koyacakları “kamusal alan ve deneyim” ilişkisini, doğrudan kendi entelektüel üretimlerinin merkezine taşımak istemişlerdi. Burada söz konusu olan bizzat gündelik yaşamın içerisindeki ‘küçük’ insanların deneyimlerine odaklanan bir yoldu. Brecht’in epik tiyatrosunu andıran bir şekilde, yaşamın içinden her anı kendisine konu alabilen, toplumsal deneyimin üretim koşullarını ve insanların bu koşullardan nasıl yabancılaştırıldığını gösteren bir yol[3]. Kültür endüstrilerinin serpilmeye başlayarak yaşamın her alanına yayıldığı bir dönemde, insanların deneyimlerinin birer sömürü malzemesi haline getirilmesi, Kluge’nin mücadele ettiği şeylerin başında gelmekteydi. Ancak Kluge, kültür endüstrilerinin ‘totalleştirici’ etkisini hiçbir zaman kabul etmedi ve her zaman buradaki ‘çatlaklar’ın izini sürdü[4].
Hem Frankfurt Okulu’nun hem de Benjamin ve Enzensberger’in izinden giden Kluge için, kültür endüstrilerinin yaşamın sömürüsünü üreten araçlarına mesafe alarak kültür endüstrileri ile mücadele etmek olanaksızdı; keza bu açıdan teknik dönüşümün tek yönlü bir yol oluşturabileceğini de asla düşünmemişti. Kluge için eleştirel teori, “olası ifade araçları ve gerçek koşullarla”[5] ilgili olduğundan, hangi türde, hangi alanda olursa olsun, her zaman sesini duyuramayanların, “mahremiyetin tiranlığı”na hapsolmuşların sesini duyurabilecek yollar aramak gerekir. Teknik olanakları, entelektüel üretimin her alanında farklı yollarla kullanmak, gerektiğinde hem hacmi büyük metinler yazabilmek hem de yaşamın ufak koyuklarına dolabilecek hacmi küçük ürünler ortaya koyabilmek, bu yüzden de bizzat üretim sürecinin kendisine odaklanmak esas olan meseledir.
İnsana dair olan hiçbir şeye uzak kalmadan, elitizmin körleştiriciliğine mesafe alarak, oldukça ciddi konulara eğilirken popüler olmaktan kaçmadan, toplumun sisteme dayanabilmesinin yollarını aradığı fantezi alanlarını ve üretimlerini incelemek, hepsinden de öte, insanlara kendi yaşamlarının ve kendi deneyimlerinin üreticisi olduklarını hatırlatmak için, insanlardan öğrenerek onlara yol açabilmek, onları salt izleyici konumundan uzaklaştırmak, gerçekliğin işleyişine yüz çevirmeden, kurgusal olanı gerçekliğin bir parçası olarak görüp başka bir dünyayı tahayyül edebilmek, egemenlerin “zafer alayı”na dahil olmadan, ganimetleri olan “kültürel zenginlikleri” sahiplerine yeniden vermek: bir aydının görevi, olsa olsa budur. Bu bağlamda Negt, “teori, ilişkisel yorumlama (Zusammenhang) açısından siyasi bir bağlam üretilmesidir”[6]diyerek Kluge ile birlikte yaşamları boyunca üstlenmek istedikleri bu göreve işaret eder. “Yanlış bilinç” gibi bir ideoloji anlayışına saplanmadan, her daim yeni bağlamlar geliştirmek ve bu süreçte bizzat kendi ürettiği bağlamları kendisini eleştirip dönüştürmek, entelektüelin ahlaki bir sorumluluğudur.
Kluge çok yönlü bir entelektüel olarak, aldığı müzik ve hukuk eğitiminin yanında, yönetmenliği ve felsefeyi kültür endüstrilerine karşı mücadelede birer üretim alanı olarak yaşamına yedirebilmiş bir kişiydi. İnterdisipliner çalışmanın uzmanlaşmanın hat safhalara çıktığı dönemlerde ne kadar önemli olduğunu kendi çalışmalarında bizzat göstermişti. Kluge’nin mirası bu anlamda yol gösterici. Proleter kamusal alan kavramını, işçi sınıfının dönüşümü bağlamında ‘karşıt-kamusal alanlar’a daha fazla vurgu yaparak bir kenara bıraktığında da, ‘karşıt-kamusal alanlar’ bağlamında cinsiyet ve kimlik problemlerine karşı yetersiz bir yaklaşım sergilediklerini itiraf ettiğinde de, yaşamı boyunca sürdürdüğü üretimlerinde de yaptığı şey tam olarak budur. Yaşamın her anının fragmanlaştırılarak sömürüye tabi kılındığı günümüzde, ezilen insanları bir araya getirecek bir kamusal alan arayışı kendi başına bile çok kıymetlidir. En önemlisi de, bunun yollarını aramaktan asla vazgeçmemiş olması, umudunu hiç yitirmemiş olması. Yangın yerine dönen ve odununu insanlarına taşıtan dünyada, Gülten Akın’ın dizelerindeki o duyguyu, “nergisten” de “ışgından ve çocuklardan” da sorumlu olduğumuzu daima hatırlatmış olmasıdır. Kendisinin yıllar önce söylediği gibi: “Artık bir kamusal alana sahip değiliz; daha çok, birbirini anlamadan birbiriyle yüksek sesle yarışan kamusal alanlarımız var: bilim için bir tane, endüstri için bir tane, politikacılar için bir tane, kültür için bir tane ve benzeri… Bir tür Babil’iz sanki. Sözümona evrensel bir köyde yaşıyoruz”[7]. Bu “sözümona evrensel köy”de bizlere birbirimizi anlamamız, tanımamız ve “yaralarımızın kardeşliği” adına bir araya gelmemiz için seslenen Kluge’nin anısına sahip çıkmanın yolu aşikâr: en sonunda daima kendine de yönelen eleştirel düşüncesinin izinden giderek kültürü umutlu ama gerçekçi bir perspektifle eleştirmek ve dönüştürmek. Yani, Kluge ve Negt’in ‘Tarih ve İnat’ adlı metinlerinde işaret ettikleri gibi, kapitalizmin yaşamın canlılığını dondurup kendi gerçekliğini doğallaştırmasına karşı “merak”la, “direniş ruhu”yla ve “her şeyden önemlisi emek”le mücadele etmeye devam edebilmek[8].
Enzensberger, H. M. (1982). Critical Essays. Continuum.
Jameson, F. (1993). On Negt and Kluge. B. Robbins içinde, The Phantom Public Sphere (s. 42-75). University of Minnesota Press.
Kluge, A., & Negt, O. (1993). Public Sphere and Experience Toward an Analysis of the Bourgeois and Proletarian Public Sphere. (P. Labanyi, J. O. Daniel, & A. Oksiloff, Çev.) University of Minnesota Press.
Kluge, A., & Negt, O. (2014). History & Obstinacy . (R. Langston, Çev.) Zone Books.
Krause, M. (2006). The Production of Counter-Publics and the Counter-Publics of Production: An Interview with Oskar Negt. European Journal of Social Theory, 9(1), 119-128.
Liebman, S. (2015). Alexander Kluge ile Söyleşi: Yeni Alman Sineması, Sanat, Aydınlanma ve Kamusal Alan Üzerine. M. Özbek içinde, Kamusal Alan (s. 763-803). Hil Yayın.
[1] (Kluge & Negt, 1993, s. 1)
[2] Habermas’ın ‘Kamusallığın Yeni Bir Yapısal Dönüşümü ve Müzakereci Demokrasi’ metni her ne kadar ‘Kamusallık ve Tecrübe’den yıllar sonra yayınlanmış olsa da, Kluge ve Negt’in metninde Habermas’ın sonradan geliştirdiği önerilere karşı birçok düşünce bulmak mümkündür.
[3] Ancak Fredric Jameson’ın da belirttiği üzere, Kluge’nin sanatsal anlayışı Brecht’ten ziyade Benjamin’e daha yakındır. Bknz. (Jameson, 1993)
[4] Bu bağlamda da Enzensberger’in “Bilinç Endüstrileri” kavramını devralmışlardır. (Enzensberger, 1982)
[5] (Liebman, 2015, s. 637)
[6] (Krause, 2006)
[7] (Liebman, 2015, s. 633)
[8] (Kluge & Negt, 2014, s. 434)
