Büyük edebiyat eserleri, insan doğası ve insanlık durumu hakkında önemli hakikatleri açığa çıkardıkları için büyüktürler. Bu durum söylemeye bile gerek olmayacak kadar bariz görünebilir, ancak Peter Lamarque bu ünlü görüşe itiraz ediyor.
Çeviren: Serkan Günay
David Edmonds: Ele alacağımız konu edebiyat ve hakikat. Bazı insanlar, Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sı gibi bir romanı okumamız gerektiğini, çünkü insanlık durumuna dair derin bir hakikati görünür kıldığını iddia ederler. Bu görüş makul mü sizce?
Peter Lamarque: Ben bu konuda biraz şüpheciyim. Hakikat, bilgi ya da içgörü kavramlarının bahsettiğiniz türden eserlerde, Tolstoy’un ya da Dostoyevski’nin romanlarında bir değer bulmak için doğru kavramlar ya da ifadeler olduğunu düşünmüyorum. Bu romanları insanın doğası, varoluşu, belirli bir durumda insan olmanın nasıl bir şey olduğu vb. hakkında bazı hakikatleri açığa çıkaran eserler olarak gören bir gelenek var. Bu sezgilerin çoğunu kabul edebilirim, ama hakikat ve bilginin bu sezgileri betimlemek için uygun terimler olduğuna kuşkuyla yaklaşıyorum.

Nigel Warburton: Shakespeare gibi bir yazar bile örneğin, çoğu zaman bir psikoloji ustası olarak görülür, yani insan olmanın ne demek olduğunu gerçekten anlayan biri olarak. İnsan psikolojisinin pek çok farklı yönünü önümüze serer.
P.L.: Amerikalı eleştirmen Harold Bloom da Shakespeare’in bizi bir anlamda “icat ettiğini” söyler, sanırım kullandığı ifade buydu, çünkü Shakespeare modern duyarlılığı ortaya çıkarmıştır. Bunu kabul ediyorum. Elbette Shakespeare’i, başarılarını küçümsemiyorum. Yine de bunları hakikat olarak tanımlamaya şüpheyle yaklaştığımı söylediğimde, dar da olsa bu bakış açısının önemli olduğunu düşünüyorum. Shakespeare’in bir oyunuyla ilişki kurduğumuzda bunu hayal gücümüzle yaparız, yeni olasılıklar düşünürüz, belki kendimizi karakterlerin yerine koyarız, bütün bunları yaparken oyundan büyük bir zevk alır ve belki bir şeyler de öğreniriz.
Ama Shakespeare’de derin bir psikoloji bulunduğu ya da Shakespeare’in insan doğasını açığa çıkarma konusunda filozoflar veya psikologlarla rekabet halinde olduğu fikrine şüpheyle yaklaşıyorum. Bu bence Shakespeare’in, Dostoyevski’nin veya bahsettiğimiz diğer romancıların edebi eserlerini yanlış bir kategoriye sokmak anlamına geliyor, bilim, sosyal bilim, psikoloji ve hatta felsefe gibi. Ait oldukları yer buralar değil bence. Bunların ait olduğu yer sanat, özellikle edebiyat sanatıdır ve sundukları şey bizim ilgilendiğimiz hayaller, belirli bir tür zevktir; ama hakikat ve bilgi olarak tanımladığımızda, değerlendirmeyi felsefi veya psikolojik bir alana kaydırıyoruz ve bence edebiyatın kendine özgü özelliklerini göz ardı ediyor bu.
N.W.: Edebiyatı hakikatle ilişkilendiren uzun bir düşünce geleneği var aslında. Platon’un Devlet’ini düşünüyorum örneğin. Platon genel olarak sanat hakkında epey sert sözler eder.
P.L.: Ve şairlere meydan okuduğu bilinir. Platon şairleri ideal devletinden sürmek ister çünkü şairler aldatıcıdır, aslinda sahip olmadıkları bir bilgiye sahip olduklarını iddia ederler, aklı kullanarak inançlara ulaşmak yerine aklımızı çelerek bizi inandırmaya çalışırlar. Tüm bu nedenlerden dolayı şairleri yasaklar, sadece topluma bir faydaları olduğunu kanıtlayabilirlerse onları tekrar kabul etmeyi düşünebileceğini söyler. Edebiyatın hakikat iddiası, bu meydan okumaya verilen sürekli bir yanıt olarak görülebilir. Şiir bilgi olma iddiasında bulunuyorsa, daha iyi bir toplumsal fayda olabilir mi zaten?
N.L.: Belki de edebiyatta ifade edilen, doğru olan şeylerle –örneğin “Londra, İngiltere’nin başkentidir” gibi– bir roman okuma sürecinde genelde ortaya çıktığı iddia edilen daha derin hakikatler, insanlık hakkındaki büyük hakikatler arasında bir ayrım yapmalıyız. Çünkü bana edebiyatta pek çok hakikat var gibi geliyor. Çoğu edebi eserde birçok doğru ifade bulunur.
P.L.: Gerçekten de öyle. Örneğin kurgu eserlerden olguları öğrenebiliriz. Bunların kurgu olması, böyle bir öğrenmeyi engellemez. Genellikle bir romandaki ortam sayesinde tarih, coğrafya, görgü kuralları, insanların davranışları gibi şeyleri öğrenebiliriz. Yazarların bazen kurgusal bağlamdan geri çekilip bize kendi genel gözlemlerini aktardıklarını da inkâr etmiyorum.
Tolstoy’un Anna Karenina romanının ünlü açılışı şöyledir: “Bütün mutlu aileler birbirine benzer, ama mutsuz ailelerin her biri kendine özgü bir şekilde mutsuzdur.” Kusursuz bir giriş cümlesidir bu. Mutlu aileler ve mutsuz aileler üzerine bizi düşünmeye iter. Ama bana şöyle geliyor: Evet, bu evrensel bir doğru gibi görünüyor, ama doğru olup olmadığı önemli mi ki? Tolstoy burada daha ziyade doğru olarak kabul etmek zorunda olmadığımız, ama üzerine düşünmemiz gereken bir fikir ortaya koyuyor sanki.
Daha baştan mutlu ve mutsuz aileler üzerine düşünmemiz gerekiyor ve elbette Anna Karenina’nın kendi ailesiyle tanışmak üzereyiz. Peki bunun doğru olup olmadığı önemli mi? Doğru olup olmadığını bilmiyoruz. Eğer doğruysa, doğrulugunun kanıtlanması beklenebilir. Konuyu sosyologlara veya psikologlara havale edebiliriz, onlar da mutlu ve mutsuz aileler üzerine empirik çalışmalar yaparlar.
Bütün mutlu ailelerin birbirine benzediğinden epey şüpheliyim, ama sonuçta bunun bir önemi yok gibi görünüyor. Böylesi büyük cümleler, ki bunlara edebi eserlerde sıkça rastlanır, mesela George Eliot’ın romanlarında, yazarın bu tür düşünceleri çoğu zaman okura kurgusal karakterleri belirli bir şekilde düşünmesi için verilmiş işaretlerdir. Bu ifadeleri eserlerden ayırıp insan doğası hakkında genellemeler olarak ele almak ve bunların doğru olup olmadığını sorgulamak yerine bunların karakterler hakkında bize ne anlattığını sormak daha iyi bir yöntem bence. Bu da meseleye yaklaşmanın başka bir yolu.
N.W.: Yine de çoğu yazar, yaptıkları işi hakikatle yakından ilişkili olarak tanımlar. İnsan olmanın ne demek olduğunu kendi bakış açılarından anlatmaya çalışırlar ve bu bakışlarına sadık kalmak isterler.
P.L.: Evet, yazarların çoğu zaman bir “vizyonu” olur; hatta bazen bu vizyonu doğrudan ifade etmek için eserlerinde kurgunun dışına çıkarlar. Bana göre bu durum biraz sorunlu aslında, yani kurgu içinde yer alan bu tür genellemelerle ne yapmamız gerektiği meselesi. Şunu demek istiyorum: Bir noktada hayal gücümüzü ve kurgusal dünyayla olan bağımızı bir kenara bırakıp kendimize bu genel düşüncelerin doğru olup olmadığını mı sormalıyız? Bunların yazarın öne sürdüğü iddialar olduğunu pekâlâ varsayabiliriz, ama bence böyle ele alırsak, aslında kurguyu kesintiye uğratmış oluruz.
Yani şöyle diyoruz: Tamam, bu yazar bize bir felsefe sunmak istiyor, o zaman bu felsefenin ne olduğunu düşünelim. Ama sonra çoğumuz, ki bence bu George Eliot’ta sıkça görülür, şunu demek istiyoruz: “Bu bir kurgu – hadi, karakterlere geri dönelim. Bize genellemelerle vaaz vermeyi bırak.” Başka bir deyişle, bu genellemeler rahatsız edici de olabilir.
Bana göre büyük yazarlar dünyaya dair bakışlarını eserlerine çok daha incelikli bir biçimde yedirirler, karakterler, olay örgüsü, yaşanan olaylar aracılığıyla. Yani öyle geri çekilip içlerinde tutamadıkları büyük lafları söylemekle yetinmezler. Büyük yazarlar o bakışı ya da vizyonu eserin dokusuna işlerler. “Vizyon” kelimesini özellikle seviyorum çünkü bana göre “hakikat”ten farklı bir şey. Elbette bu bakışın doğru olup olmadığını sorabiliriz, ama bana kalırsa doğrulugundan ziyade onun ilginç, kışkırtıcı ya da ilgilenmeye, düşünmeye değer olup olmadığı daha mühim.
N.W.: Bu durum yazardan yazara ve kitaptan kitaba değişmiyor mu? Mesela bazı insanlar Proust’a hayrandır çünkü hafıza üzerine düşünmenin nasıl bir şey olduğuna dair tespiteri çok isabetlidir. Şimdi hafıza konusunda Proust tamamen yanılmış olsa, o halde Kayıp Zamanın İzinde kesinlikle daha az değerli olurdu. Evet, buna kesinlikle katılıyorum.
P.L.: Sanırım burada farklı hakikat kavrayışlarına geçiş yapıyoruz. Bunlardan biri, kurgudan beklediğimiz bir tür gerçeğe benzerliktir. Eğer eser gerçekten hayatın akışına uygun ya da tanıdık gelmiyorsa, gerçekçi olması gereken bir bağlamda karakterlerin tasviri tamamen gerçek dışıysa, bundan yakınırız. “Bu doğru değil” veya “gerçek hayata aykırı” deriz. Henüz bahsetmediğimiz şey ve benim şüpheyle yaklaştığım görüşün temelini oluşturan hakikat kavrayışı ise büyük edebi eserlerin bize insan doğası hakkında derin ve sarsıcı hakikatler sunduğu anlayışıdır. Eğer gerçekten hakikatten bahsediyorsak, yani felsefecilerin, psikologların veya sosyal bilimcilerin anladığı anlamda bir hakikatse bu, işte o zaman benim şüpheciliğim devreye giriyor.
Ama bu tür bir hakikatten daha zayıf bir şeyden bahsediyorsak, bazen bu yazıda bir tür samimiyet veya sahicilik oluyor, ya da az önce bahsettiğimiz gibi gerçeğe yakınlık ya da hayata uygunluk hissi. Bence bunlar, özellikle sahicilik ve içtenlik olarak hakikatin daha zayıf olan türleridir. Benim asıl ilgilendiğim hakikat türü bu değil. İnsanlar edebiyatın insan doğası hakkında derin bir şeyleri ortaya çıkarmada felsefe veya psikolojiyle bir şekilde rekabet ettiğini düşündüklerinde, samimiyet veya sahicilikten bahsetmiyorlar. Esaslı, sağlam bir hakikatten söz ediyorlar çünkü bu görüş edebiyat eserlerini felsefe veya bilim eserleriyle aynı kategoriye dahil edip bilgiye katkı sağlıyor gibi görünüyor.
Benim buradaki kaygım şu: Filozoflar ya da bilim insanları bunu yaptıklarında, bize öncelikle teoriler sunarlar ve bu teoriler için kanıtlar ve argümanlar ortaya koyarlar. Malum, romanlar bunu yapmaz. Eğer romanları hakikat kategorisine koyarsanız, yetersiz kalırlar. Proust’un bir hafıza teorisi yoktur mesela.
N.W.: Bazı insanlar Kafka’yı okur ve “İşte bu, meseleyi çözmüş” derler. Kendimi yabancılaşmış, suçlu hissediyorum. Neler oluyor anlamıyorum; bürokrasinin kurbanıyım. Hakikat budur işte. Ama eğer buna inanmıyorsanız, Kafka’yı okumanın ne anlamı var?
P.L.: Bence bu çok iyi bir örnek ve özellikle modernist edebiyatta başka örnekler de akla gelebilir. Kafka, insanların ezildiği, yabancılaştığı, diger insanlardan koparıldığı, tamamen kalpsiz ve akılsız bir bürokrasinin hâkim olduğu bir dünya vizyonu sunuyor. Umarım çoğumuz, katı bir doğru-yanlış ikilemi söz konusuysa eğer, bunun insan doğasına dair yanlış bir bakış olduğunu düşünüyordur. Ama bu, Kafka’nın romanlarını veya Samuel Beckett’in oyunlarını reddedeceğimiz anlamına gelir mi? Kesinlikle hayır. Çünkü bu romancılar ve oyun yazarlarının bize sunduğu şey, bu modernist ve yabancılaşmış vizyon, tam da yaşamın nasıl göründüğüne dair belli bir bakıştır.
Eğer bir filozof ya da psikolog tarafından yazılmış olsaydı, yavan ve ruhsuz olurdu. Ama bu roman yazarları, kurgusal ortamda bir tür yabancılaşma yaratırlar; böyle bir bakışı anlamak için Kafka gibi bir romancı ya da Becket gibi bir oyun yazarı tarafından yazılmış eserleri okumaktan daha iyi bir yol yoktur. Bu yüzden bence bu çok iyi bir örnek: Sundukları vizyonun yanlış olduğu söylenebilir ama yine de bu eserler muazzam bir değere sahip.
N.W.: Yani bir bakıma, kurgu edebiyatın hakikati keşfetmenin çok da iyi bir yol olmadığı noktasında Platon’a katılıyorsunuz.
P.L.: Sanırım öyle. Platon’un şiirin baştan çıkarıcılığı ve hayal gücünün kullanımı konusundaki kaygılarını paylaşıyorum. Edebi bir eserde bir şeyin cok güçlü bir duygusal sunumuyla ona inanmaya yönlendirilebiliriz; bu bir şiir, roman ya da tiyatro eseri olabilir; dilin gücü ve benzeri nedenlerle, inançlarımız sağlam temellere dayanmadan inanmaya ikna edilebiliriz. Platon’un endişesi tam da buydu, bir şeye yanlış gerekçelerle inanmaya başlıyoruz; argümanlar, açıklık, analiz yoluyla değil, dilin gücü ve teatral sunumun baştan çıkarıcılığı gibi şeyler tarafından sürükleniyoruz. Ama bence şiir, roman ve kurgu yine de savunulmalıdır; hakikat açısından değil ama imgelemin gücü, yeni olanakları görmeye başlamak, kurgu eserlerle kurduğumuz bağlar, onların bize verdiği türden hazlar açısından savunmak gerekir.
N.W.: Edebiyatın amacının insan doğası hakkında önemli hakikatleri açığa çıkarmak olduğunu ve edebiyatın değerinin de burada yattığını savunan görüşe karşı çıktınız. Bana öyle geliyor ki, bunun yerine edebiyatın değerinin çeşitli bakış açıları, fikirler ve karakterlerle imgelem aracılığıyla ilişki kurmak olduğu görüşünü koyuyorsunuz. Peki hayal gücünün nesi bu kadar iyi ki? Neden edebiyatı hayal gücümüzü harekete geçirdiği için değerli bulalım?
P.L.: Çok iyi bir noktaya değindiniz. Shelley, şiiri savunurken, hakikat deyiminden pek bahsetmez ama hayal gücünden çok söz eder. Şiirde onun hayal gücünü genişleterek bizi yeni dünyalara götürebilme imkânını görür. Daha yakın zamanlarda ise Mary Warnock, hayal gücünü genişletmede edebiyat ve sanat eğitiminin rolüne büyük önem atfetmiştir. Bazı açılardan, hayal gücünü yeni imkânlara açmanın, zihni kapatıp hayata çok dar bir bakış açısıyla bakmaktan daha iyi olduğu açıktır.
Edebi ve kurgu eserler söz konusu olduğunda unutulmaması gereken şey, bunların belli biçimlerde kendi dünyalarını yarattıklarıdır. Karakterler yaratırlar, yeni olaylar yaratırlar. Her ne kadar metaforik de olsa, bir romanın içine girdiğinizde bir dünyaya girdiğiniz fikri güçlü bir fikirdir ve bu, bir esere hayal gücüyle yaklaşmanın bir parçasıdır. Karakterlerin belirli bir biçimde davrandığı bir dünyaya girersiniz. Bazı karakterlere sempati duyabilir, diğerlerinden uzaklaşabilirsiniz, ama bir dünyadasınızdır ve o dünya sizi kendi dünyanızdan çıkarır.
Iris Murdoch bunu çok vurguluyor. Büyük edebi eserlerin bize dünyayı, sıradan hayatlarımızda bulamadığımız bir netlikle sunduğunu söyler. Gündelik yaşamımızı çok ben-merkezci olarak görür, ama büyük edebi eserler gözlerimizi daha nesnel, daha açık, daha keskin bir şekilde çizilmiş bir dünyaya açar ve belki bunu da sadece sanat yapabilir. Ve nihayetinde bunların değerinin ne olduğunu söylemek zor olsa da, hayal gücünün varolmadığı bir dünyayı düşünmeye çalışabiliriz. Hayatınızda bu eksiklik olsaydı, bu bence epey yoksullaşmıs bir hayat olurdu.
N.W.: Kesinlikle.
Not: Bu metin, Philosophy Bites programında Nigel Warburton ve David Edmonds’un 14 Eylül 2014’te Peter Lamarque’la yaptığı söyleşinin çevirisidir. İngiliz analitik estetikçi ve sanat felsefecisi Peter Lamarque York Üniversitesi’nde felsefe profesörüdür. Eserleri arasında Edebiyat Felsefesi (Oxford: Blackwell, 2009), Hakikat, Kurgu ve Edebiyat: Felsefi Bir Perspektif (Stein Haugom Olsen’le birlikte, Oxford: Clarendon Press, 1994) ve Sanatın Yararsızlığı: Sanat ve Edebiyat Felsefesi Üzerine Denemeler, Eastbourne: Sussex Academic Press, 2020) bulunmaktadır (ç.n.). Söyleşinin çevrilmesi ve ViraVerita’da yayınlanması için izin alınmıştır.
