
ViraVerita e-dergi’nin ilk sayısının dosya konusunu “doğa” olarak belirlemiştik. Seçtiğimiz konunun sayısız çalışma alanına değdiğini ve bir dergi sayısına sığdırılamayacağını biliyorduk. Yine de, günümüzde insanın doğayı araçsallaştırmasının ve insan-olmayanları insan yaşamı uğruna tüketilebilecek kaynaklar olarak görme alışkanlığının yol açtığı yıkım, “Doğa”yı ilk dosya konusu olarak seçme sorumluluğunu yükledi bize.
Ağaçların sökülmesi ya da su kaynaklarının kurutulması gibi yerel ve tekil olduğu düşünülen girişimler toplamda canlıların evlerinin, yaşam alanlarının ve hatta bizzat kendilerinin yok olması gibi büyük çevre felaketlerine yol açıyor. Bütün bu felaketlere tanıklık etmek, düşünme biçimimize yerleşmiş olan doğa-kültür/doğa-insan ikiliklerini aşmaya çabalamayı ve doğaya ilişkin hukuksal ve politik temelleri de olan kapsayıcı ve bağlantısal yaklaşımlar geliştirmeyi gerekli kılıyor.
Bu gereklilik doğrultusunda, sadece insan topluluklarını değil, dünyayı yaşanır kılan tüm ekosistemleri ve yaşam ağını paylaştığımız tüm canlıları göz önünde bulunduran bir adalet arayışında buluşma dileğiyle ve insanın teknolojik sesinde boğulan dünyada tekrar doğanın seslerini duyabilmek umuduyla ilk sayımızı yayınlıyoruz.
“Akademi”yi tartışmaya ayırdığımız ikinci sayımıza katkılarınızı bekliyoruz.
Ezgi Çelik-Nisan Kuyucu
Özet
İnsan dışı hayvanlara yönelik zulmün sonlandırılmasını amaçlayan söylem ve eylemlerde hak kavramı büyük önem taşımaktadır. Fakat hak kavramının böylesi merkezi bir konum işgal ediyor olması tam da zulmün kaynaklandığı insan/hayvan ayrımını yeniden üretmektedir. Bu yazı, hayvan hakları/özgürleşmesi hareketinin öncü kuramcılarını Derrida’nın yapısökümcü yaklaşımı çerçevesinde eleştirmeyi amaçlıyor. Peter Singer’ın faydacı yaklaşımı, onu eleştiren Tom Regan’ın hak kuramı ve Gary L. Francione’nin böylesi bir hak kuramına yönelik eleştirileri bu çerçevede tartışmaya açılacaktır. Yazı Donna Haraway’in Derrida eleştirisinden ilham alarak insan/hayvan ayrımının ötesinde türlerle kurulacak yeni yoldaşlık ilişkilerinin ipuçlarını aramayı amaçlamaktadır.
Anahtar Kelimeler: Hayvan hakları, türcü olmayan adalet, hayvan özgürleşmesi, yoldaş türler, animots
Abstract
The concept of right occupies a central place in discourses and actions that aim to put an end to animal cruelty. But the central place accorded to the concept of right is reproducing the animal/human divide from which the cruelty is originating. This article is aiming to criticise the pioneering theoreticians of animal rights/animal liberation movement within the deconstructivist framework of Derrida. The utilitarian approach of Peter Singer, Tom Regan’s rights theory and Gary L. Francione’s crticism of the rights theory will be discussed within this framework. The article is also looking for clues for new relations of companionship among species through being inspired by Haraway’s criticism of Derrida.
Key Words: Animal rights, non-speciesist justice, animal liberation, companion species, animots
Özet
Doğanın sonsuz bir girdi olarak doğal kaynaklara dönüştürüldüğü kapitalizm içerisinde, kapitalizme karşı mücadele ederken, çıkmazlara hapsolmamak için mücadelenin inşasında yol haritası çizmek gri teorinin yeşil yaşam ağacına dönüştürülmesinde öncelikle önem taşır. Bu düşünceyle bu çalışmada, ekolojik krize karşı emek ve doğa sömürüsü ekseninde yürütülen ekososyalist mücadele penceresinden 1990’lı yılların başında adı Su Savaşları ile anılan Bolivya Cochabamba halkının su mücadelesi incelenecektir. Bu amaçla öncelikle mücadelenin arka planında Bolivya’daki politik ve ekonomik duruma kısaca değinilecek ardından su ve enerji özelleştirmelerine karşı yükseltilen Cochabamba halk mücadelesinin özneleri ve tabandan kurduğu toplumsal erkleri ortaya koyulmaya çalışılacaktır. Daha sonra su hakkını BM gündemine taşıyarak uluslararası bir norm olarak dünyanın gündemine getiren mücadele izleğine, Doğa Ana Hakları ve İklim Değişikliği Konferansı çerçevesinde, ekolojik krize karşı iklim adaleti hareketi bağlamında bakılacaktır. Son olarak özelde Cochabamba halk mücadelesinin kapitalizmden çıkış denemesindeki iç bunalımlarına, genelde ise ekoloji mücadelesinin toplumsal muhalefet alanındaki yansımalarına, içeriden bir özeleştiriyle ekososyalizmin temel argümanları ışığında çözüm önerisi getirilmeye çalışılacaktır.
Anahtar Kelimeler: Ekososyalizm, ekoloji hareketi, demokrasi, sınıf ve kimlik, su hakkı.
Abstract
In the struggle against the capitalism which converts nature into the natural resources and in the construction of the struggle, drawing a road map in order to get out of possible deadlocks is important before all to transform the grey theory into the green tree of life. With this in mind, in this study, the struggles of Bolivian Cochabamba people whose names are known for the Water Wars in the beginning of 1990s for water will be examined within the perspective of the eco-socialist struggle which was carried out against the exploitation of nature and labor. For this purpose, firstly, Bolivian political and economic situation on the background of these struggles will be mentioned, and, then, the actors and the forces that emerged from the bottom of the Cochabamban popular struggle against water and energy privatization process will be handled. Then, the path of the struggle in which the right to water has been brought to the agenda of the UN as an international norm will be traced within the context of The World People’s Conference on Climate Change and the Rights of Mother Earth and The Climate Justice movement for the ecological crisis. Lastly, within the light of the fundamental arguments of the eco-socialism, some (self-)critical remarks upon the internal crises of the popular Cochabamban movement in getting rid of the capitalism in particular, and upon the reflections of the ecological struggle in terms of social opposition in general will be brought.
Key words: Eco-socialism, ecology movement, democracy, class and identity, the right to water.
Özet
Abstract
The later Heidegger, reflecting on his life of thinking, changed his concept of dwelling to find fundamentally that a human being wants to be at home in dwelling. Understanding the concept of dwelling is fundamental to our relationship with nature and resistance. How is it that human beings are to be at home in their surroundings? How can a subject dwell? These questions become explicitly difficult when examining a human being located in the midst of the ever-increasing dominance of scientific and technological rationality. If the late Heidegger is correct in assuming that it is the human being’s quest to pass through anxiety in order to return home, then how are we to break through our dominating cultural practices and find sites that truly resist technological rationality and the networks of enframing that pin a subject down to their inauthenticity? Resistance begins in the “return to home”. After finding oneself at home, regardless of the human beings’ ‘authenticity,’ one must have in some way resisted the dominating practices of culture and human scientific-technological rationality. The enter into or return to a, what will be called, space of revolt, illuminates ways physical spaces can resist domineering, obstructive, capitalist space and present the individual with forms of spatial revolt (and doubtless other forms as well such as ethical, personal, communal, etc.), thus enriching mind, reflexivity in thought, and a more fundamental connection with human existence, nature, and the world.
Key Words: dwelling, Heidegger, nature, resistance, authenticity.
Özet
Geç dönem Heidegger, kendi düşünsel yaşamını değerlendirirken, insanın ikamet ederken esasen evde olmayı istediğini anlayarak mesken tutma kavramını değiştirmiştir. Mesken tutma kavramını anlamak, bizim doğa ve direniş ile ilişkimiz açısından oldukça önemlidir. İnsanlar çevrelerinde nasıl evde olabilirler? Bir özne nasıl mesken tutabilir? Gitgide artan bilimsel ve teknolojik bir rasyonalitenin tahakkümü ile kuşatılmış olan insanı incelerken bu sorular kesin olarak zorlaşır. Eğer geç dönem Heidegger eve dönmek için kaygıdan geçmeyi insanın arayışı olarak ele almakta haklıysa, biz kendi tahakkümcü kültürel pratiklerimizin üstesinden nasıl gelebiliriz ve özneyi bunların inotantikliğine mecbur bırakan teknolojik rasyonelliğe ve çerçeveleme ağlarına tam olarak direnecek bölgeler nasıl bulabiliriz? Direniş “eve dönüş”te başlar. Bir insan kendini evinde bulduktan sonra, insanların ‘otantikliğine’ aldırmaksızın kültürün ve bilimsel-teknolojik insan rasyonalitesinin tahakkümcü pratiklerine bir şekilde direnmelidir. Başkaldırı uzamı denecek olana giriş veya ona dönüş, fiziksel uzamların, baskıcı, engelleyici, kapitalist uzama direnebilme yollarını aydınlatacak ve bireye uzamsal başkaldırı formlarını sunacaktır (şüphesiz etik, şahsi, komünal gibi diğer formları da). Böylelikle zihni, düşüncedeki dönüşlülüğü ve insanın varoluşuyla, doğayla ve dünyayla daha temel bir ilişkiyi zenginleştirecektir.
Anahtar Kelimeler: Mesken tutma, Heidegger, doğa, direniş, otantiklik.
Özet
Bu yazıda Hegel’in, Spinoza tersine Leibniz’in felsefede öznellik ve bireysellik alanını açtığı yönündeki iddiasından hareket ediyorum. Leibniz’in felsefe tarihindeki öneminin özellikle bu noktaya dayandırılmasının ne ölçüde haklı olduğu sorunundan hareketle de, Leibniz’de “tek olan”ın, bireyselleşme, tekillik ve monad kavramları çerçevesinde hesaba katılması gerektiğini ortaya koymaya çalışacağım; bu anlamda da, Deleuze’ün Leibniz yorumundan da faydalanarak, bu bireyselliğin fark ve çokluk alanına olanak sağlayan “olay” düşüncesiyle birlikte düşünülmesi gerektiğini iddia edeceğim. Öte yandan, Leibniz’in felsefe tarihindeki asıl öneminin, onun tek olanı hesaba katarken, bunu bir güç, değişim ve gelişim çizgisi çerçevesinde yapmasından kaynaklandığını göstermeye çalışacağım.
Anahtar Kelimeler: Leibniz, tek olan, bireyselleşme, bireysellik ilkesi, fark, Deleuze, olay, güç, değişim, gelişim
Abstract
In this writing I started from Hegel’s claim which argues that Leibniz, on the contrary to Spinoza’s philosophy, introduces an area of subjectivity and individuality in philosophy. Starting from a questioning about whether this claim is right or false which claims that Leibniz’s importance in philosopy is based on this fact, I will try to put forward that the “single individual” in Leibniz must be take into account in relation with another concepts such as individuality, singularity and monad and in this sense, it should be thought that, using Deleuze’s interpretation on Leibniz, this individuality is also related with an idea of “event” which makes possible an area of difference and multiplicity. Besides, I would like to state that Leibniz’s importance in the history of philosophy is based on the fact that he takes into account the “single individual” in a framework of some concepts as “force”, “change” and “progress” which will have been significative in the history of philosophy after him.
Key Words: Leibniz, single individual, individuality, Principle of individuality, difference, Deleuze, event, force, change, progress
